
Geçen gün bir film izledim. Belki siz de izlemişsinizdir; Denizlerin Kızı. Küçücük, disleksi bir kız çocuğu yelkenliyle dünyayı dolaşan en genç insan olmanın hayalini kuruyor, kurabiliyor. O küçük kızın kendine olan güvenini, azmini, kararlılığını, cesaretini, ailesinin ona verdiği desteği büyük bir hayranlıkla ve imrenerek seyrettim. Keşke bizler de lafını bile etmeye değmeyecek şeylerle uğraşacağımıza güzel örnekler koysak önümüze, hayaller kurabilsek kimseye zararı olmayan ki muhtemelen kimseye zararı olmayanın birilerine mutlaka faydası olacaktır. Uğraşmasak artık şu kadın-erkek meseleleriyle, cocuklarımıza ne fiziken ne ruhen eziyet etmesek, hatırlayabilsek keşke yarın dünyayı şekillendiren onlar olacaklar; güç el değiştirecek. Birilerinin elindekini almaya uğraşmasak, birileri çok zengin olmasa, birileri de fakir olmasa, denk olamasa bile en azından yakın olsa, kimsenin gözü öbürünün elindekinde olmasa. Gösterişte yarışmak yerine, bilgide yarışsak, üretmekte yarışsak, iyilikte yarışsak, etrafımıza daha az zarar vermekte yarışsak, hayal kurmakta yarışsak, saygıda nezakette yarışsak, daha az konuşup daha az yanlış anlaşılmakta yarışsak mesela. Daha çok dua etmekte bile yarışabiliriz. Ama hemen yanlış anlaşılmasın. En samimi duanın eyleyerek, eylemde bulunarak yapıldığını anlamış bulunuyorum artık. Aklı başında bir insana yaraşan da budur en nihayetinde. Gerisi takdir, gerisi tevekküldür. Ama eylemde bulunmak zordur, belli bir miktar enerji sarf etmeyi gerektirir, düşünmeyi gerektirir, yanlış yapma riskini göze almayı ve bununla yüzleşmeyi gerektirir, alışılan rahatı bozmayı ve konfor alanından çıkmayı gerektirir; ama buna değer. Yerinde saymak bile geri gitmek demekse, ilerlemeye değer. Kendinle gurur duymaya, işe yarar hissetmeye, ödülünü almaya, hayatta layığıyla insan olarak var olmaya değer. Hem de fazlasıyla değer.
Bu, öngörü sahibi olamamak mıdır, aptallık mıdır yoksa tembellik midir nedir ama illa ki yumurta kapıya dayanmalı, hatta yumurta paramparça olmalıdır harekete geçmek için. Kimi zaman o bile yetmez. Nasıl olsa yeni yumurtalar vardır. Ya da bir hareketlenme olur başlarda ama sabır yoktur. Böyle gelmiş böyle gidere döner iş. Coğrafya kaderdir nasıl olsa. Kaderden üstün müyüz ki biz? Çapımız ne çeperimiz nedir? Şu uçsuz bucaksız göğün yanında, zamanın sonsuzluğuyla kıyaslanınca küçücük bir insanın ya da karınca kolonisi gibi bir insan güruhunun lafı olabilir mi sizce ne dersiniz? Bir insan içinde alemi barındırır, bir insan kalbi kendinde atan bir çok insanı barındırır içinde, hayallerini, sevdiklerini, kendisini yaratanın nefesini barındırır. İnsan bedeninin de insan ruhunun da bir kutsiyeti vardır. Bu yüzden insan güzeli hak eder, iyiyi hak eder, insan gibi yaşamayı, insan gibi ölmeyi hak eder.
Bu sabah işe gelirken uçsuz bucaksız gökyüzünde bayrağımı gördüm; boynunu bükmüş, acı çekiyordu. Yüreğimde hissettim acısını. Dayanamadım, biraz daha baksam akan gözyaşlarını görecektim. Hz. Muhammed’ in bir sözü vardır: “Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız.” Tabi ki bilemeyiz, ama gördüklerimiz, bu kadar acıya şahit olmak çok gelmedi mi zaten? Ve yok yere değil mi tüm bunlar daha da acı olanı? Bile bile lades. Hadi yetişkinler biliyordu da ya onca çocuk! İnsan düşüyor teslim olduğunda, boyun eğdiğinde ve eğer hayattaysak hakkımız yok buna. Hakkınını vermeliyiz aldığımız nefesin! Ne bayrağım bükmeli boynunu ne de gözü yaşlı olmalı çocukların. Ve hayatta kalmaya devam edenler için yaşamalı, çaba göstermeli bu günler de geçer diyerek ama hatalardan ders çıkararak. Çünkü bedeli çok ağırdır bazen öğrenmenin ille de direyerek ayak.