ATEŞ VE KÜL

-Güçlü olmaya çalışmanın nesi kötü?

-Nesi iyi ki? Adı üstünde! Güçlü değilsin ama öyleymiş gibi yapıyor, güçlü olmaya değil de güçlüymüş gibi görünmeye çalışıyorsun.

-Tabi. Sana kalsa karalar bağlamalıyım. Simsiyah giyinmeli, evden dışarı adımımı atmamalı, hatta evde dahi günyüzü görmemeli, perdeleri sıkı sıkıya kapatıp öylece oturmalıyım.

-İnan bana şu yaptığından çok daha sağlıklı olurdu. İnsan tüm duygularını yaşamalı, her ne kadar korkutucu olsa da. Bir yerin kesildiği zaman sargıladığında yara iyileşmiş mi oluyor? İyileşmek zaman alır. Ruhunun iyileşmesi için daha da çok zamana ihtiyacın var belki. Ama senin hiçbir şey olmamış gibi davranman, acını yok sayman beni çılgına çeviriyor. Neden mi? Bunu bir de soruyor musun? Çünkü seni önemsiyorum. Yüzleşmek istemediğin, ayağınla gözünün görmediği yere ittiğin her şey yeterince büyüdüğünde seni rahatsız etmeye başlayacak. O kadar çoğalacaklar ki artık görmezden gelemeyeceksin.

-Saçma! Metanetimi bile kıskanacağın aklıma gelmezdi, her şey gelirdi de…

Öfkeli adımlarla yanından hızla uzaklaştı. Arkasından öylece bakakaldı. Hemen oracıktaki banka bir çuvalın içindeki patatesler gibi bıraktı kendini. Tam anlamıyla böyle hissediyordu: bir çuval patates gibi. Bir insan nasıl bu kadar manadan yoksun olabilirdi anlayamıyordu. En sevdiği arkadaşı Ayla bu kadar mı kalpsizdi? Belki de ona haksızlık ediyordu? Haklı olan oydu; onun metanetini kıskanıyordu. “Saçmalama” dedi kendi kendine. “Seni de kendi zırvalıklarına inandıracak neredeyse.”

Çocukluktan beri birbirlerinin en iyi arkadaşıydılar. Ayla, Işık ve ikizi Ateş. Zamanın başlangıcından beri üçü sanki hep bir aradaydılar. Biri için diğer ikisinin olmadığı zamanları hatırlamak neredeyse imkansızdı. Ayla üniversiteyi yurt dışında okuduğu için araya ilk kez mesafeler girmiş, yaşadıkları ilk ayrılık o olmuştu. Geri geldiğinde ise diğerlerinin anlam veremediği bir hızla Ayla ve Ateş evleneceklerini duyurmuşlardı. Bu habere en çok sevinen Işık olduğu gibi, en çok üzülen de yine o olmuştu. İkizi, diğer yarısı gibi hissettiği kardeşi ve en yakın arkadaşı evleniyorlardı. Şimdi onun hali ne olacaktı? Bir kenara atılacak, atıldığı yerden o ikisinin mutluluklarını dışarıdan izlemenin acısını yaşayacaktı. Neyse ki düşündüğü gibi olmadı. O ikisine dahil olmak istemediği anlarda bile onu rahat bırakmadılar. Zaman içinde uzaklaşmayı seçen Işık oldu. Şehir dışından gelen bir iş teklifini kabul etti. Onları  başbaşa bırakmanın zamanının çoktan gelip de geçtiğini düşünüyordu artık. Yine tatillerde bir araya geliyorlardı. Eskisi gibi hep birlikte değillerdi ama olması gereken buydu.

Yığıldığı banktan isteksizce kalktı. Bir şeyler yapmayı geçirdi kafasından ama bunun için ne hali ne de isteği vardı. Hangi yollardan ne kadar zaman yürüdüğünü bilmeden eve geldi. Kapıyı açar açmaz çürümüş hava içeri akın etti ve onu da yanına alarak ait olduğu yere geri döndü. Ev çok iç bunaltıcı görünüyordu; loş, havasız ve dağınık. Oysa Ayla’nın evi tertemiz ve ferahtır diye düşünüyordu bir taraftan da. Sanki o hiç olmamış gibi. Hiç gitmemiş gibi diyemezdi; çünkü yokluğu gün gibi ortadaydı. Böyle büyük bir kayıpla nasıl başa çıkıyor, bunu nasıl görmezden geliyor bir türlü anlayamıyordu. İyi ki çocuğum yok diye düşündü birden. Yoksa mahvolurdu yavrucak! Evin hali içler acısıyken kim bilir o ne hale gelirdi? Birden Ateş’ in de çocuğu olmadığı geldi aklına. Keşke olsaydı. En azından öylelikle teselli bulabilir, ona tutunabilirdi. “Ne bencilce bir istek! Babasız bir yavrucak. İyi ki de yok.”

Oturdu. Bu sefer Ateş ‘in olmayan çocuğu için ağladı, ağladı, ağladı. Ağlamaktan bitap düşüp uykuya dalana kadar ağladı. Ne yazık uykunun da bir sonu vardı ve uyanış her zaman çok acılı oluyordu. Zihni ısrarla gerçeği reddetmek istiyor; şu an evindeymiş, işteymiş ya da Ayla ile berabermiş gibi düşünmek istiyor ama başaramıyordu. Yokluğun buz gibi gerçekliği karşısında, arkasında, sağında, solunda, içinde, dışında her yerdeydi. İnsan boşluktan boğulur muydu? O boğuluyordu. Bir an çıldırmanın eşiğine geldiğini düşündü. Ayla bununla nasıl başa çıkabiliyordu? Keşke onu teselli etse, onunla dertleşseydi; ama bir duvardan farksızdı.

Işık gözlerini kapadı ve anımsadı. Hepsi mezarın başında toprak atıyorlardı. Ayla hızlıca küçük bir kutu atıvermişti mezara. O kadar kısa sürede olmuştu ki bu, kürek kürek atılan toprak çabucak üstünü örtüvermişti kutunun. Tabi ya, Ateş ‘le ilgili bütün anıları, Ateş ‘in kıyafetleri, bardağı, terliği, tüm eşyaları hepsini o kutuya doldurmuş ve onu da Ateş ‘le birlikte gömmüştü Ayla. Demek bu kadar kolaydı. Işık’ın acısı katlanamayacağı boyutlardaydı. Bu acıyı çekmektense Ateş ile olan tüm anılarını, ondaki eşyalarını bulduğu küçücük bir kutuya doldurdu. Hiçbir şeyi unutmadığından emin olmalıydı. Birkaç kez etrafı kolaçan ettikten sonra sıkıca kutunun kapağını kapattı ve özgürlüğüne kavuşmak için sabırsızlanan bir mahkumun telaşıyla kendini dışarı attı.

İçinde ne bir korku ne bir tereddüt vardı. Bilinçsizce ikizinin yattığı yeri buldu. Üzerine kapaklanmış birşey olduğu dikkatini çekti. Nefes nefese mezarın başına vardığında o birşeyin bir kadın olduğunu gördü. Omuzundan tutup çevirdiğinde gözlerine inanamadı. Bu Ayla’ydı. Onu çevirince sımsıkı tuttuğu kutu elinden çıkıp gitmişti. Onu bulmak için etrafına bakındı, bulamadı. Ne olursa olsun bulmalıydı. Elindeki feneri tutmadığı yer kalmadı. Karış karış aradı ama yoktu. Ateş ‘e ait olan her şey onun yanına gitmişti. Ayla kendinde kalması gereken her şeyi o kutuya koyup Ateş ‘e iade etmişti etmesine ama Ateş en büyük eksiği fark etmişti; Ayla ‘yı ve şimdi onu da kutusuna katmıştı sonsuza dek. Ateş onu fark etmeden, bir an evvel geri dönmeliydi hayatına. Tüm yükleriyle birlikte. Yüzsüzlük ancak yok oluşla mümkündü.

Yorum bırakın