
Hava yağmurlu ve serindi. Buna rağmen uzun bir yürüyüş yaptıktan sonra kulübeye geldik. Kulübenin içi dışarıdan da soğuktu sanki. “Yemeği ben hallederim.” dedi ihtiyar. “Sen bir an evvel şömineyi yakmaya bak.” Arkadaşlarım arasında en yaşlısı oydu ve de en iyi anlaştığım. Geçen gün yanıma uğradığında bu haftasonu şehrin gürültüsünden uzaklaşmak için kulübeye gideceğinden bahsetti. Tesadüf bu ya Nisa da şehir dışında olacaktı. “Benim de çok ihtiyacım var biraz uzaklaşmaya.” der demez yanında bir arkadaşın onun için de iyi olacağını söyledi. Hiç hesapta yokken şimdi buradayız. “Sandığım kadar zor olmadı.” Hazırladığı tabağı elime tutuştururken “Sende o ışığı görmesem buraya gelir miydik sanıyorsun.” dedi gülümseyerek. Hafif akşam yemeğimizi şöminenin karşısında oturmuş yerken bir yandan sessizce alevleri seyrediyorduk. Bu akşam ben ona tabiydim. Konuşmak istemediğini düşünüp ona sessizce eşlik ettim. Masanın üzerindeki boş tabakları alıp mutfağa götürdü. “Burada çaysız olmaz.” dedi çaydanlıkla yanıma geldiğinde. Mis gibi bir çay kokusu sardı kulübenin içini. Bir taraftan şöminede yanan odunların çıtırtısı, bir taraftan uzun zamandır hasret kaldığım gerçek çay kokusu. Büyük bir huzur ve şükranla doldu içim. Aynı çocukluğumda olduğu gibi. Zaten ihtiyar, babam yaşında sayılırdı. Sessizliğimiz devam ediyordu. İkimiz de kendi içimize çevirmiştik bakışlarımızı. “Bu akşam bana yıllar öncesini hatırlattı. Buraya geldiğimizden beri o akşam bana anlatılanları düşünüyor ve sana anlatmak için kalbimde derin bir istek duyuyorum. O akşam benden kulaklarımın işittiğini kimseye anlatmamamı istemişti. “Peki ya kalbime işleyen bu sözler” demiştim. “Ya kalbimden taşarlarsa günün birinde, tutamazsam onları?”
Büyük bir merak içindeydim. Ne demişti acaba. Ya izin vermediyse anlatmasına. Yine de anlatır mıydı? Sessizliğimi bozmadım hiç. Sanki sessizliği bozmazsam ödülümü alacaktım.
“Kelimeler mühürlüdür. Onun için hiç endişen olmasın ama ola ki dayanılmaz bir istek duydun içinde zaptedilmez, karşı konulmaz; o vakit mühür kırılmış, anlatmanın vakti gelmiş demektir. “
Kastettiği an, tüm kalbimle biliyorum ki bu akşam. Bir şeyler oldu demek ki mührü kıran. Sözcükler varlığa gelmek istiyor. O halde bana düşen yapmam gerekeni yapmak. Yalnız senden isteğim anlattıklarımı eski zamanlara ait bir masalmış gibi dinlemen ve aklınla değil kalbinle işitmen beni. Yoksa diyeceklerim sana çok ağır gelebilir, taşıyamayabilirsin. Şimdi kalbini aç da beni iyi dinle.”
Uzun zaman önce bir adamla karşılaştık tesadüfen. O zamanlar öyle sanıyordum. Kalabalıktık aslına bakarsan. Sonra bir baktım ikimiz kalmışız, başbaşa. “Çok uzak diyarlardan geliyorum ben.” diye söze başladı. “Sana aklının almayacağı bir masal anlatacağım şimdi. Milyonlarca yıl uzakta benim evim. Başka bir galakside ama aynı sizin dünyanız gibi. Halkımız da sizin insanlarınız gibi. Başlangıçta hersey idealdi, mükemmele en yakın haldeydi. Ne yazık ki her şey bozulmaya mahkum. Irkımız da geçmişimizi unuttu, inançlarımızı, değerlerimizi, bizi biz yapan her şeyi. Kendi evimizde yabancı gibi hissediyorduk bizler, farkında olanlar, sele kapılıp gitmeyenler. Gücümüz yetmiyordu onları uyarmaya, doğru yola çekmeye. Bizim de bir Tanrımız var, adı Erk. Onu göremeyiz, duyamayız, dokunamayız ama hissederiz, kalbimizde varlığını duyumsar, bağımızı hiç koparmayız. Ama işte uzun sayılmayan, kısa da olmayan bir süredir çoğumuz için bu değişmişti. Görünürde yine tüm davranışlarına Erk yön veriyordu, onlara sorulsa daima Erk’e hizmet ediyorlardı. Ama Erk yerine adı erk olan maddi şeyler yerleşmişti kalplerine, hizmet ettikleri oydu. Erk’i uzun zaman önce susturdukları için kendi hırslarının iflah olmaz, durmaktan anlamaz, aç gözlü, yasak nedir bilmez, bilse de umursamaz sesini işitiyorlardı. Sözde Erk adına yapılanlara dayanamıyorduk. Öylesine çaresizdik ki Erk’e yalvarıp yakarmaya başladık bize yol göstermesi için. O hiç bir zaman bize kendini göstermezdi. Tüm kalbimizle aramıza karışmasını, bu olanlara bir son vermesini diliyorduk. Bir gece yine her zamanki gibi pencere kenarındaki yatağıma yattım, ama gözlerimi açtığımda kendimi üstümde bembeyaz giysilerle diğerlerinin de olduğu, gözlerimin beyazdan başka hiçbir renge rastlamadığı büyükçe bir salonda buldum. Yüzlerindeki ifadeye bakılırsa onlar da benimle aynı durumdaydı. Sabırsızlık içinde büyük bir merakla bekliyorduk. Sonra o geldi. İnanılmazdı, hepimiz büyülenmiş gibiydik. Şeffaftı şeffaf olmasına ama bu şeffaf bedende yaratılmış olan herşey vardı. Hepimiz aynı anda bakışlarını üzerimizde hissediyorduk. Tüm oda onun mevcudiyetiyle doluydu. Sözleri kalbimizde titreşiyordu. “Benimle bağlarını her daim kuvvetli tutan sizler o kadar az kaldınız ki görünmezlik kaidemi bozup sizlerin arasına geldim umutlarınızı yeşertmek için. İşlerin nasıl bu raddeye geldiğini anlayamıyorsunuz. Böylesine kısa bir zaman içinde gerçekleşen yozlaşmaya inanamıyorsunuz. Keşke kendinizi benim gördüğüm gibi görebilseydiniz. O zaman anlardınız.” dedi ve şeffaf ellerini yukarı kaldırdı. Bir vizyon belirdi o anda. Sanırım ki herkes kendini görüyordu. Alnımdaki yıldız ışıl ışıl yanıyordu. Buna inanamıyordum.
“Her birinizin yüzündeki şaşkınlığı görebiliyorum. Bunu beklemediyordunuz sanırım. Yüzü bana tamamen dönük olanlar hiç bir zaman kendilerinden emin olmazlar, inançlarıyla böbürlenmez, daha inançlı olduklarını sandıkları için diğerlerini hor hakir görmezler. Aynı onların size yaptıkları gibi değil mi? İnanç başkasının kalbini değil kendi kalbini tartmayı gerektirir. Ne var ki ırkınızın geri kalanı beni tamamen yanlış anladı. Benim yolumda olanların yıldızı ışıl ışıl parlar dedim, kendi elleriyle alnına birer yıldız çizdi çoğu. Geri kalanları da bu sahte yıldızların peşinden gitti, hiç olmayan yıldızların. Kendi yıldızlarını ortaya çıkarmak yerine yıldızı olduğunu iddia eden sahte peygamberlere tabi olmayı tercih ettiler. Ne acı! Böylesi kolay geldi tabi, işlerine geldi. Yücelik bahşettiklerim kendine en aşağıyı layık gördüyse soruyorum size bunda benim bir suçum var mı? Yine de müdahil olmayacaktım lakin… Sizler nasıl ki bana çekiliyorsanız ben de sizlere çekiliyorum. Bunu böyle bilseniz kafi. Hayır hayır, düşündüğünüz gibi değil, tabi ki kıyamet felan kopmayacak. Sadece onların gerçekleri görmelerini sağlayacağım o kadar. Her birinizin yıldızının kor gibi yandığını hepsi görecekler. Diğerlerinin sahte, ucuz bir taklitten ibaret olduğu gün gibi aşikar olacak. O yalancıların foyası meydana çıkacak. Eğer yine ki sahtekarların peşinden giderlerse üzgünüm ama daha fazlasını yapamam, yapmam. Hak ettiği gibi kendi sonunu kendi getirecek ırkınız. Bu verdiğim son bir şans, o da sizlerin hatırına. Onlarla bir tutulmaktan korktuğunuz için yaşamınızı gizlediğinizi biliyorum. Artık korkmayın imanınız kutsandı. Nasılsanız öyle olun.”
“Ve onlar diğerlerinin arasına karışmışlar, kor gibi yanan alınlarıyla. Kapanan gözleri açmak zordur. Yine bir kısmı peşinden gitmiş sahte peygamberlerin, bildiğinden şaşmamış. Ama çoğu geç de olsa, çok geç olmadan anlamış işin aslını ve büyük bir yıkımın eşiğinden dönmüşler. Aklın ışığında, kalbin kılavuzluğunda tutmuşlar yollarını.”
Sustu. İkimiz de alev alev yanan ateşten alamıyorduk gözlerimizi. “Çok güzel bir hikaye ama gerçek olduğuna inanmamı beklemiyorsun değil mi ihtiyar?” Cevap vermedi. Daima alnını örten beyaz gür saçları dağılmıştı. Kor gibi yanıyordu alnı, alnındaki yıldız. Gerçekliğini kabullenmeye çalışırken zihnim bu akşamın, müsaade istedi benden az sonra geleceğini söyleyerek. Kafam allak bullaktı. Ateşi izliyordum hipnotize olmuş gibi. Ne kadar kaldım o vaziyette hatırlamıyorum, uyuya kalmışım belli ki. Gözlerimi açtım korkuyla, boş boş baktım etrafıma, hatırlamaya çalıştım nerede olduğumu. Aniden fırladım yerimden. “İhtiyar, İhtiyar! Neredesin?” O günden sonra onu bir daha hiç görmedim. Hala sorarım kendime o gece gerçekten yaşandı mı diye.