
Tüm dikkatimi karşımda oturan adama vermiştim. Yanındakine fısır fısır söylediği kelimeleri anlamaya çalışıyor lakin bir tanesini bile yakalayamıyordum. Bilmediğim bir dilden konuşuyor gibiydi. Diğeri de gözlerini dahi kırpmadan onu dinliyordu. Bakışlarını belirli bir noktaya dikmiş, vücudunu sabitlemiş öylece dinliyordu. Onun da benim gibi adamı anlamadığını hayal ettim. Aslında ikimizin de bilmediği bir dilde birşeyler söylüyordu. Yoksa bu kadar yakın olup da anlamamayı aklım bir türlü kabul etmiyordu.
Nihayet masanın etrafında oturan diğer iki adama bakabilmeyi akıl edebildim. Son derece sessizlerdi. İkisi de kendi önündeki klasörü dikkatle inceliyorlardı. Beşimiz de küçük bir toplantı salonunun içindeki altı kişilik oval bir masanın etrafında oturuyor olmamıza rağmen beş farklı zaman-mekandaydık sanki. Hepsi üst üste yapıştırılmış da öylelikle bir arada bulunuyor gibi bir halimiz vardı.
Gözlerimi açtım. Kendimi direksiyonun başında, emniyet kemerimi çözmeye çalışırken buldum. Doktorumun olduğu kliniğin otoparkıydı burası. Görüşmem vardı saat tam üçte. Gayri ihtiyari saatime baktım üçe on vardı. Tam zamanında! Kısa bir yürüyüş mesafesi, kayıt açtırma, üst baş düzeltme derken oturup beklemeye zaman kalmayacaktı.
Otomatik kapı açıldı. Açılır açılmaz bir spa merkezindeymişçesine insanı hafifleten kokusu yüzüme çarptı kliniğin. Burayı sevme nedenlerimden biri de spa merkezi gibi dizayn edilmiş olmasıydı; ışıklandırma, koku, dekorasyon… Hastanelerin ilaç kokan atmosferi gibi insanı itmiyor, aksine içine çekiyordu. Bembeyaz ve tiril tiril kıyafetleri içinde başka bir alemden gelmişçesine ışıl ışıl gülümsedi sekreter. “Merhaba Su Hanım. Doktor bey de içeride sizi bekliyor.”
İlk defa bundan yaklaşık altı ay kadar önce gelmeye başladım kliniğe. Her zamanki gibi bir arkadaşımın tavsiyesiyle. Gözlerden ırak, şehrin kuytu bir köşesinde güzel bir korunun içine saklanmıştı. Referansınız olmazsa gelemeyeceğiniz, çünkü kendi imkanlarınızla bulmayı başaramayacağınız bir yerdeydi. Ne zaman gitsem benden başka bir hasta olmazdı. Şimdiye kadar tek gördüğüm girişteki sekreter ve muayenehanesine girince de kanatsız bir meleğe benzeyen doktorum olurdu.
Elimi tam kapıya uzatmıştım ki kapı içeriden açıldı ve doktorumun gülümseyen yüzü beni büyük bir cömertlikle karşıladı. “Hoş geldin Su.” Hafifçe tebessüm ederek bir baş selamıyla karşılık verdim ben de ona. Eliyle masanın önünde duran boş koltuklardan birini işaret etti. Kendisi de tam karşımdaki koltuğa oturdu. Şefkatli gözlerle bana baktığını hissedebiliyordum. Ben başlamadan kesinlikle konuşmaya başlamazdı. Bazı günler bakışlarında şifa bulur ağzımı açıp tek bir söz söylemezdim. O da bunu anlayışla karşılar, ihtiyacım olanı vermekten bir an için bile geri durmazdı. Ne vakit kalkmaya yeltensem usulca kalkar, sessizce beni yolcu ederdi. Randevularımı bile ne zaman ayarladığımı bilmiyordum. O kadar trans halinde ve rahatlamış olurdum ki bir türlü hatırlayamazdım. Bildiğim tek şey ne zaman gitsem doktorun beni bekliyor oluşuydu.
Görüşmeden çıkmıştım. Gösterdiğim çizimleri ilgiyle ve büyük bir merakla incelemişlerdi. Yeni kurulan bir yayıneviydi ve bastıkları tüm kitaplarda çizimler yer alıyordu. Kitap kapağında yayınevinin logosunu göremezdiniz. İçini açıp sayfalarının arasında çizimlere rastlıyorsanız eğer, elinizdeki kitabın buradan çıktığından emin olabilirdiniz.
Okumayı yazmayı öğrenmeden önce birşeyler çizmeye başlamıştım. Ömrüm, çizimlerimin hayranlık uyandırıcı, mükemmel olduğu vs. sözlerini duymakla geçti ama hiçbir zaman bunu profesyonel olarak yapmayı düşünmemiştim; ta ki hayatımda bazı tuhaflıklar baş gösteresiye kadar. Kliniğe gitmeme de sebep olan birtakım tuhaflıklar. Rüya ve gerçek arasında öylesine hızlı geçişler yapıyorum ki rüya nerede başlıyor gerçek nerede bitiyor kestiremiyorum. İkisi tek birşey haline gelmek üzere ya da geldi bile. Bu haldeyken mesai saatleri belli olan ve ofiste çalışmamı gerektirecek bir işte yapamazdım. İşin tuhafı hayatımdaki herkesin bu duruma uyum sağlamış görünmesiydi, benim dışımda.
Buna sebep olanın adım olduğunu söyleyenler dahi oldu. Ne saçma! Güya su bu alemle öte alem arasındaki bir iletkenmiş. Bu yüzden geçişlerim anlayamadığım kadar hızlı ve biri diğerinin devamı gibi bütüncül oluyormuş. Adımı değiştirdim diyelim ki, su grubundan olan burcumu nasıl değiştireceğim? Kendimi yıkıp yoktan var etmem gerek. İmkansız. Zaman geçtikçe bunun değiştiremeyeceğim kaderim olduğuna daha çok inanıyorum.
Emniyet kemerimi çözüyorum. Kliniğe gelmişim yine. Bugün randevum oldugunu hiç anımsamıyordum. Oysa ayaklarım beni buraya getirdi. İşte sekreter, beni her zamanki gibi güler yüzle karşıladı. Bugün randevum olmadığı konusunda beni uyaracağından o kadar eminim ki… “Doktor bey içeride sizi bekliyor.” Randevum olup olmadığını hatırlayamazken beni buraya kadar getiren nedir? Kapıya yaklaşır yaklaşmaz kapı açıldı. “Hosgeldin Su.” Mekanik bir şekilde koltuğu gösteren eli kalkmazdan önce kendimi koltuğa attım. Doktorun oturmasını bile bekleyemezdim. “Sanırım rüyadayım, rüyamın içindeyiz.” Sakince oturdu. Bakışlarını yavaşça yüzümde gezdirdi. “Rüyada olup olmadığını anlamanın bir yolu olduğunu biliyorsun Su.” Ellerim, ellerime bakmalıyım. Rüyada bunu yapmak çok zordur. Belli bir uğraş ve tekrar tekrar çalışmayı gerektirir. Eğer rüyada isem ve ellerime bakabilirsem rüyamı kontrol edebilirim. Bunları düşünürken rahatça ellerime kayıyor bakışlarım. Rüyada değilim, olamam. Rüya görüyor olsaydım bunu yapmam oldukça zor olurdu. Derin bir nefes alıyorum. Çizimlerimi göstermek için yayınevine gittiğimi, görüşme henüz sonuçlanmadan kendimi otoparkta buraya gelmişken bulduğumu anlatıyorum.
“Yayınevi ile yaptığın görüşme de gerçek olabilir. Buraya gelişin ile görüşme sonrasındaki zaman aralığında bir yerlerde geçiş yapma olasılığın çok yüksek.” diyerek beni rahatlatmaya çalışıyordu doktorum. Hangisinin gerçek olmasını isterdim? Her ikisinin de rüya olmadığını biliyordum. Çocukken de böyle olmaz mıydı? Ne zaman işler istediğim gibi gitmese ya da buna dair bir hisse kapılsam zihnim bir kaçış yeri arardı. Hoşnutsuzluklarla baş etmek yerine onları olduğu yerde bırakıp sırtımı dönmek çok daha konforluydu benim için. Uyandığımda bırakıp gittiklerimle karşılaşmamak için de uyanmayı hiç istemiyordum. Uyanık kalmayı uzun süre önce tamamıyla terk etmiş olabilirdim. Bu kadar uzun süre uykuda kalmam mümkün müydü? Korkudan her yerimin uyuşmaya başladığını hissediyordum. Koltuğa bırakılmış büyük bir kaya gibiydim, kaskatı. Dehşet içinde doktoruma baktım. Benimle ilgilenmiyordu. Başını önüne eğmiş, öylece duruyordu. Uyuduğunu sandım önce. Kucağında duran ellerini bacaklarının üstüne yan yana koymuş, olabildiğince gergin tutuyordu. Sırasıyla yavaş hareketlerle parmaklarını tek tek kaldırıp indirmeye çalışıyordu, bir orkestra şefi gibi. Başını kaldırdı. Daha önce kimsede görmediğim yaptığı hainliğin keyfine sonuna dek varan bakışlarıyla karşılaştım. Onun bilinçli rüyasında olduğumuzu anladığımı anlamıştı.