TARÇIN DÜKKÂNLARI

“Doğanın ruhunun özünde müthiş bir masalcılık yatardı. Onun çekirdeğinden, fablların ve romanların, romansların ve destanların tatlı söylevleri, karşı konulmaz bir dere gibi akardı. Hava, tıka basa öykü doluydu. Gökyüzünün altına bir kapan kurarak gökte dolup taşan hayaletlerden birini yakalayabilir, rüzgarın altına bir tahta direk dikerek masal şeritlerinin o direğin ucuna takılmasını sağlayabilirdiniz.” Bruno Schulz tam da Kuyrukluyıldız öyküsünde dediği gibi yapmış olmalı. Rengârenk şeritler takılmış onun tahta direğine. Öyküleri baş döndürücü renklerle dolu, usta bir ressamın elinden çıkma gibi. Sanki elle tutulur hale geliyor da, okuyucusunu derinliklerine çeken, kıvrılan, soluyan, sünen, kimi zaman kısalan, neredeyse nabız atışı duyulan bir dehlize dönüşüyor. Öykülerinden etkilendiğimi, hem de çok etkilendiğimi söylemeliyim. Notos öykü dergisinde, tavsiye edilen, mutlaka okunması gereken bir öykü kitabı olarak rastladım adına. Tanıdığımız insanlar gibi, okuduğumuz kitaplar da zamanı gelince dahil oluyorlar hayatımıza. Tesadüf gibi gözükse de hayatımıza ilişmeleri, kesinlikle sahne arkasında sırasının gelmesini bekleyen oyuncular gibi onlar da. Daha en başından oyunun bir parçası.

Kitabın ilk öyküsünde şaşırtan, büyüleyen, hayranlıktan sarsan anlatımı, öykülerin devamında katlanarak artıyor. Babası, annesi, evdeki yardımcıları, evleri, evin alt katında yer alan kumaş dükkânları devam eden öykülerde de yer alınca kendi hayatını öyküleştirdiğini anlıyor, anlamanın da ötesinde yapacağınız küçük bir araştırma sayesinde bundan emin oluyorsunuz. Sanırım tam da burası yazardan bahsetmem gereken yer. 1892 yılında Galiçya’nın küçük bir şehrinde dünyaya gelmiş. Resim ve mimarlık okumuş. Hayatını da resim öğretmenliği yaparak sürdürmüş. Tarçın Dükkânları adlı öyküsü yayımlandığında 42 yaşındaymış. 1942 yılında da hayatı son bulmuş. Kitabını okuduktan sonra resim yapıyor olmasının yazara büyük bir avantaj, farklı bir bakış açısı ve ifade gücü sağladığını düşündüm. Daha öncesinde okuduğum ve öykülerini çok sevdiğim Mehmet Günsür de aynı zamanda bir ressamdı. İkisi de resim yapar gibi yazmışlar bana kalırsa. Hele ki Bruno Schulz’un kelimeleri renkler gibi, fırça darbeleri gibi kullandığını rahatlıkla söyleyebilirim. Müthiş bir imgelem gücü var. Çoğu öyküsünü iki kez okuduğumu belirtmeliyim; kelimelerin işaret ettiği yönü görebilmek ve aradaki bağlantıları doğru bir şekilde kurabilmek adına. Onu okuyunca ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığının daha önemli olduğunu anlıyorsunuz, hele ki söz konusu olan edebiyat olunca ve de günlük sıradanlıklar içinde nasıl olağanüstülükler bulunabileceğini. Anlatımı öylesine güçlü ki kelimeleriyle nesnelere hayat verdiğini görebiliyorsunuz. Gökyüzü, perdeler, mobilyalar, çarşaflar ve daha birçoğu onun anlatımıyla canlı bir varlığa dönüşüyor. Kimi zaman canlılık bulma hâli tam manasıyla gerçekleşiyor, balmumu heykellerin canlanması gibi. Bu dönüşüm tam tersi için de geçerli; amcasının bir zile dönüşmesi mesela, ya da babasının bir hayvan olarak karşımıza çıkması. İnsanlığın, hatta evrenin öyküsü de başlı başına bir başkalaşım öyküsü değil mi ki zaten?

Ressam olarak babasının birçok resmini çizmiş, yazar olarak da birçok öyküsünde babasını anlatmış. Gerçeklik payı ne kadar bilmem mümkün değil tabi ki ama, onu bu kadar yazıp çizdiğine göre mutlaka hayatını biçimlendiren, onu etkileyen bir karakter olmalı. Jacob Schulz, kitapta da kendi adıyla anlatılıyor. Hasta ve günden güne git gide zayıflıyor, hafif çatlak, fazlasıyla zeki ve uhrevî, bir yerden sonra sıra dışılığı ailesi tarafından görmezden gelinen ama aynı zamanda da hayatlarının sıradanlığına coşku katan bir adam. Ölüp ölüp farklı biçimlerde evine dönmesi de son derece ilginç bir ayrıntı. Hatta Kum Saati Burcundaki Sanataryum adlı öyküsünde babasını vefatından sonra zamanın daha farklı aktığı bir yerdeki sanatoryuma yatırıyorlar. Bir tren yolculuğuyla babasını ziyarete gidişi, o tuhaf yerde vuku bulan olaylar ve kaçarcasına oradan ayrılırken başa dönen bir tren yolculuğu. Babasıyla ilgili bahsi somutlaştırmak için şu kısmı alıntılayabilirim: “O sırada babam kesinlikle ölmüştü. Birkaç kez öldüğü olmuştu, ama hiçbirinde tam olarak ölmemişti, hep bir sakınma payı olmuştu ve bu da onun ölümüne karşı tutumumuzu değiştirmeye zorlamıştı bizi. Bunun da yararlı yanları vardı. Taksit taksit ölen babam bizi aramızdan ayrılışına alıştırmıştı. Onun geri dönüşlerine aldırmaz olmuştuk; her ölüşü, bir öncekinden daha kısa, daha hüzünlüydü. Yaşamış olduğu odanın içine çehresi serpiştirilmişti ve belli noktalarda en anlamlı ifadelerle tuhaf benzerlik düğümleri oluşturarak filizleniyordu.”

Bir yerlerde felsefî ve dinî okumalar yaptığını okumuştum. Düşüncelerinden kırıntılar halinde öykü aralarına serpiştirilen ifadelerden “gözlerimin içine baktığı” ya da elimden şöyle bir tuttuğu” hissine kapıldım ve bu da yazara karşı tuhaf bir yakınlık hissetmeme neden oldu. “Şimdi bile beni dehşetle ürperten o inanılmaz olayı gerçeğe uygun biçimde anlatmak benim için gerçekten çok güç. Nasıl olup da bu olayı bilinçli olarak başlatanların kendimiz olduğunu bugün bile anlayabilmiş değilim. Kaderin tuhaf bir oyunu bizi buna yöneltmiş olmalı; çünkü bizim bilincimiz ya da irademiz kaderin dışında kalamaz, kader onları kendi düzeneği içine alır, böylece, tıpkı hipnoz altındaymışız gibi, normal koşullar altında içimizi dehşetle dolduracak şeyleri benimseyip kabul ederiz. ……..Kader, anlaşılmaz arzularını uygulamak isteğinde binlerce yol bulabilir. Geçici bir bayılma, bir anlık dikkatsizlik ya da körlük, yanlış bir seçim yapmamıza yeter.”

Ne diyebilirim ki! Bir çocuğun olağanüstü bakış açısıyla ve bir yetişkinin sözcükleriyle yazılmış muhteşem bir öykü kitabı. Mutlaka ve mutlaka okunması gerekenlerden.

Yorum bırakın