SON KELİME

Pixabay

Uzun mu uzun bir zaman önce iki adam, belki iki kadın, belki bir adam bir kadın, kim bilir belki de sadece iki çocuk… O kadar uzun zaman geçmiş ki üzerinden yola çıkanlar unutulmuş ama yolculuk akıllara kazınmış, sonsuzluk kadar süren bir yolculuğa çıkmışlar. Yanlarına aldıkları yalnız kelimeleriymiş. İkisi de fazlasına sahip olmadıklarından hepsini yanlarında götürmekte bir sakınca görmemişler. Yarısını sağ eliyle avuçlayıp sağ cebine tıkıştırmış, kalan yarısını da sol eliyle avuçlayıp sol cebine sokuşturmuş. Onu gören bir diğeri de sırasını bile değiştirmeden aynı hareketleri tekrarlamış. Üstüne bir de iki elini, bu iş de bu kadar manasında birbirine vurarak diğerine bakmış. “Tamam.” demiş o da “Artık yola koyulabiliriz.”

Yolculuklarının başında, ellerini ceplerinden hemen hemen hiç çıkarmıyorlarmış. Daima kelimelerini yokluyor, sıklıkla yerinden çıkarıp birbirlerine gösteriyorlarmış. Mola verdiklerinde herkes bir ağacın kucağına sığınıyor, zaman zaman tek bir kelimeyi cebinden çıkarıyor, avucuna alıp okşuyor, tozunu alıp parlatıyor; bazen de tek bir kelime ile o kadar uğraşmanın manasız olduğunu düşünüp aynı şeyi beş-on kelime ile birlikte yapıyormuş. Kimi zaman biri kelimelerine sarılıp uyuyor, diğeri de başının altına yastık yapıp derin hülyalara dalıyormuş. Diğerinin görebileceği şekilde diziyormus bazen de öteki. Böyle böyle derken günler geçmiş. Eller cebe daha az girer, bir diğerine daha az gösterilir olmuş. İster yolculuğun yorgunluğu, ister aynılığın bitkinliği deyin, kelimelerle hasbihal de giderek seyrekleşmeye başlamış. Artık her bir kelime ağırlığını olabildiğince hissettiriyormuş. Bu kadar uzun yolda dayanılır şey değilmiş. Yine çöktükleri vakit bir ağacın yamacına, sırt sırta vermiş gibi ağaç olmasa aralarında, birinin hatırına yavuklusu gelmiş, diğerinin oğlu, belki de ana-babaları, kardeşleri ya da. “Özlem”i almış cebinden ikisi de. Taşınamayacak kadar ağırlaşmış yük. Tek o olsa bile, onunla devam etmenin bir yolu yordamını bulamamış her ikisi de. E hani diğerleri? “Yok” demişler “Bu iş böyle olmaz.” Öpmüşler, koklamışlar, göz yaşları ile yıkamışlar, parmaklarıyla küçücük birer çukur kazmışlar. O çukurun içine”özlem” i koyup üstünü de bir güzel toprakla kapamışlar. Başına da kuru bir dal sokup bir hışımla aynı anda yerden kalkmışlar. Bir hafiflik bir hafiflik sormayın gitsin. Ama umdukları gibi bu hafiflik onlara ne mutluluk vermiş ne huzur. Kızmışlar. “Mutluluk” ile “Huzur”u da kızgınlıkla çooook uzaklara savurmuşlar. Yeniden yola koyulmuşlar. Önlerinde uzayıp giden yola bakmışlar yolun hakkını teslim etmişler. Biri güneşle göz göze gelmiş, diğeri ağaçla. Neye baksalar, neyi görseler ceplerinden o kelimeyi çıkarıp vermişler sahibine. Böyle böyle derken ceplerindeki kelimeler tükeneyazmış. Karşılıklı edecek kelamları bile kalmamış. Görünürde yan yanalarmış ama birbirlerinin farkında değillermiş oysa. Her ikisi de kelimelerinden yoksun kendi çorak topraklarına gömülmüş. Gözlerini kapadıklarında zihinlerinde canlanan koca bir boşlukmuş. Nadiren yanlışlıkla da olsa göz göze geldiklerinde gördükleri yabancıya şaşıramıyorlarmış bile. Bir zamanlar ceplerine doldurdukları şeylerin ne olduğunu bilemediklerinden kalanları da göğe savurmuşlar. Son bir kelime kalmış ellerinde. Bırakamamışlar o kelimeyi sebebini bilmeseler de vazgeçememişler ondan. Gerçi artık sebep arayacak halleri de kalmamış ya, kendilerini bile bilmezken. Avucunu açacak olmuş teki rüzgara doğru… Eline yapışıp kalmış sahip olduğu tek kelime. Diğerininki de saçlarına dolanmış. Uzun bir süre daha devam etmişler öyle. Derken bir gece vakti, yaprak kımıldamazken, yavaş yavaş hareketlenmiş rüzgar. Gücünü toparlayıp ayaklanmış sanki, canlanmış. İki yoldaşın başucuna gelmiş. Deriiiiiiin bir nefes almış da olanca gücüyle bırakmış nefesini. İşte o zaman iki yolcunun ne sımsıkı kapalı avuçları karşı koyabilmiş rüzgara ne de ellerine yapışmış olan o tek bir kelime. Rüzgârın nefesi onların nefesini de kendine katarak geri dönmüş geldiği yere.

Yorum bırakın