
Ne garip! Onca yıl geçti, kaç kişi mekan değiştirdi; ama şu telefonun yeri hâlâ değişmedi. Eski, ağır, çevirmeli telefon. Çocukluğumun en hayran olunası objelerinden biri. Sırf şu telefonla oynayabilmek için tatillerin gelmesini iple çekerdim. Senede bir, nadiren de olsa en fazla iki kez gelirdik dedemle ninemi görmeye. Geldik mi de en az onbeş gün kalışımız garanti olurdu. Kuzenim ve ben ayrılmaz bir ikili olurduk o vakitlerde. Telefon en büyülü oyuncağımızdı. Karşısına geçer, ahizeyi kaldırır, heyecanla tuşlarını çevirirdik sırayla. Küçücük parmaklarımızı sayıların üstündeki boşluklara yerleştirir sona doğru hareket ettirirdik. Sonra da parmağımızı geri çeker, kadran kapağı geri giderken ahizeyi kulağımıza dayar ve çıkardığı sesi büyük bir zevkle dinlerdik. Hangi numarayı çevirirsek o kadar tık tık ederdi yerine geri giderken. Biri mi aranacaktı, hemen bizi çağırırlardı. Santral memuru gibiydik. Evde kimse olmadığı zamanlar oyunu bir ileri safhaya taşır, öylesine numaralar çevirirdik, olmayan numaralardı her zaman. Yine bir gün, kim bilir evin büyükleri neredeydi, aldık rehberi bir isim beğendik: Narin Serdengeçti. Aradık numarayı, uzun uzun çaldı telefon. Tam kapanmaya yakın hemen hemen bizim yaşlarımızda bir kız çocuğu açtı telefonu. Neden bilmem, kapattık hemen. Bir daha ne kadar aradıysak o çıkmadı telefona. O kadar çok aramıştık ki, onca yıl geçmesine rağmen hâlâ aklımdadır numara. Çok çaba sarf ettim unutmak için ama ne yapıp ne ettiysem unutamadım, beynime kazınmış sanki mübarek.
Uzun zamandır gelmiyordum aslında buralara. Daha da gelmezdim ya, iş sebebiyle diyeyim. Ne kadar kalacağım da belirsiz. Ninemle dedemin vefatından sonra halam yerleşti evlerine. Çoğu eşya da aynı zaten. Onun için bu evde zaman sanki durmuş gibi. Kimi zaman ninemle dedemin başka bir odada olduklarını hayal ediyorum. Dedem tv izliyor, ninem örgü örüyor. Kalkıp gitsem sanki yanlarına… Şu insan zihni ne tuhaf! Neye inanmak istiyorsa ona inanıyor.
“Pazara kadar gidip geliyorum hemen. Haber verseydin önceden geleceğini, oğluma ağzına layık bir enginar dolması yapardım. Bir koşu gidip alıvereyim hemen. Akşama karşılıklı bir ziyafet çekelim.” diyen sesi halamın, düşüncelerimden koparıp aldı beni. Kapıya doğru gittim onu geçirmeye. Eliyle yanağımı okşadı kapıdan çıkmadan. Koklaya koklaya öptü beni. “Hadi geliyorum hemen.” diyerek çekti kapıyı.
Halamın ardından içeri girip oturunca telefon dikkatimi çekti. Hazır yalnız kalmışken, neden olmasın dedim kendi kendime. Parmaklarım bile ezbere biliyordu numarayı. Ürkek, çekingen çevirdiler. Çalmaya başladı telefon. Kalbim sanki boğazımda atıyor. Ağzımı açsam fırladı fırlayacak sanki. Sonuna kadar çaldıracağım. Tam artık bitiyor, kimse yok derken nefes nefese kalmış bir kadın sesi: “Süha! Süha sen misin?” Ne diyebilirim ki? Bir süre sessizce bekledik ikimiz de. Anladım o kapatmayacak, ben kapattım telefonu. Yıllar önceki o küçük kız mıydı acaba telefondaki? Telefonu alışageldiğimiz şekilde açmaması da bir tuhaftı. Süha kimdi ki hem? Hiç tanımadığım bir kadını, hiç tanımadığım bir adamdan mı kıskanıyordum yoksa?
Akşam yemekte sordum halama. Narin Serdengeçti isminde birini tanıyor muydu ki?
“Hımmmm! Hiç yabancı gelmiyor ama? Ah sahi! Onlar buralı değil, karı koca memurdu. Kaldılar sonra burada.”
“Kimi kimsesi yok mu bu insanların?”
“Bilmem ki oğlum. Adam zaten vefat etti. Kadın da kızıyla beraber yaşıyor şimdi. Bir ara nişanlı dedilerdi kıza ama kayıplara mı karışmış nişanlısı, yoksa intihar mı etmiş? Bilirsin bura küçük yer. Lafı sözü çok olur ama hangisi yalan hangisi doğru bilinmez hiç. Kızı da görsen bir içim su. Yüzüne bakmaya kıyamazsın da var bir nasipsizliği.”
Halamın o “çok güzel” lafı beni aldı derin hülyalara sürükledi. Nasıldı acaba saçları, gözleri, yüzü?.. Hayal etmeye çalıştım, beceremedim. Bu dünyaya ait değil gibiydi sesi. O sese bir kılıf geçirmedim, ne kadar uğraşsam da yapamadım. Yine de onu hayal etmeye çalışarak uykuya daldım.
Ertesi gün evde yine yalnız kalınca çevirdim numarayı. O açtı telefonu. “Süha sensen cevap ver. Söz veriyorum tek birşey dahi sormayacağım sana.” Bir müddet daha sessiz kaldım ve kapattım telefonu. Neden birşey söylemedim ben de bilmiyorum. Tek bildiğim bu oyuna devam etmek istediğimdi. Olabildiğince gerçekçi olsun ve uzun sürsün istiyordum. Uzun zamandır duymadığım bir heyecan almıştı beni. Bu, kolay kolay vazgeçmek istemeyeceğim bir histi.
Bir hafta boyunca her gün aradım. Her seferinde telefonu açar açmaz ilk söylediği söz Süha olmuştu. Tüm cesaretimi toplayıp konuşmaya karar verdim bugün. Madem bir işe giriştim, olduğum yerde kalamazdım ya. Adı da Süheyla’ymış. Ne kadar da sesine uyan bir isim. Çaldı yine telefon ve yine Süha diyerek açtı telefonu. Temkinliydim ben. “Alo” dedim sadece. “Süha sensin. N’olur burada olduğunu söyle.” “Buradayım.” “Her zamanki pastanede buluşalım o zaman bir saat sonra.” “Çok hatırlamıyorum buraları. Biliyorsun çok zaman oldu.” dedim. Kısa bir sessizlik oldu. Anladı mı yoksa Süha olmadığımı? Bu kadar kısa mı sürecekti bu oyun diye büyük bir hayal kırıklığının eşiğinde beklemekteyken çekip aldı sesi beni oradan. Tarif etti pastaneyi, adını da ekledi cümlesinin sonuna.
Buluşmaya daha bir saat vardı. Heyecandan içim içime sığmazken, dört duvar arasına sığmam beklenemezdi. Çıktım hemen. Buldum dediği pastaneyi. Bir sigara yaktım. Uzun zamandır alamadığım bir lezzet aldım sigaradan. Bir tane daha yaktım. Onu da bitirince içeri geçip göze batmayan bir masa bulup oturdum. O beni nasıl tanıyacaktı; lakin ben Süha değildim. Ben onu nasıl tanıyacaktım? Birden bire yaptığım şey gözüme tüm açıklığıyla gözüktü. Hangi akla hizmet böyle saçma sapan bir işe kalkışmıştım? Tam kalkmaya hazırlanıyordum ki kapıdan girmekte olan bir kadınla göz göze geldik. O olmalıydı bu, Süheyla. Hayalimde canlandıramamıştım zaten ama beklediğimden çok daha güzeldi. Etrafına bakınmadan direkt olarak bana doğru yöneldi. Tam karşımda durdu. Ne yapacağını bilemez bir halde gözlerime bakarak bekledi bir müddet. Mahçup, belli belirsiz bir merhaba döküldü ağzından. Ağzımı açacak gibi oldum tam, konuşsam sesim çıkmayacaktı sanki. Tebessüm ettim sadece ve sandalyesine buyur ettim onu. Pantolonuyla aynı renk olan kahverengi pardösüyü çıkardı üzerinden. Boğazlı, koyu yeşil renkteki kazağı müthiş yakışmıştı ona. Koyu kestane perçemi gözlerinin üstüne dökülmüştü. Gözleri… Üstündeki yeşil kazak yüzünden olsa gerek yeşile çalıyordu gözleri.
Ne içmek istediğini sordum. İnsan hiç tanımadığı birine başka ne sorar ki? Çay istedi. Beklerken çayların gelmesini, onun da en az benim kadar gergin olduğunu fark ettim. Etrafına bakıp duruyordu, tutunacak bir dal arar gibi. Neyse ki çok geçmeden geldi çaylar. İkimiz de hemen çaylarımıza uzandık. Birer yudum aldık çaylardan. Cesaret iksiriydi sanki. ” Hiç değişmemişsin. Hâlâ bana bıraktığın fotoğraftaki gibisin.”
“Hangi fotoğrafım var ki sende?” Elindeki fotoğrafın bana zerre benzemediğine emindim; ama yine de merak ediyordum bana benzediğini söylediği adamı. Cüzdanının en görünür yerinden çıkardığı, artık yıpranmış siyah beyaz vesikalık fotoğrafı uzattı bana doğru. Şaşkınlığım tarif edilemeyecek boyuttaydı. İnanılmaz derecede benziyorduk birbirimize. İnsanlar çift yaratılmışlardır derler ama… Bu kadarı da, ne bileyim? O adam kimdi? Yirmili yaşlarının başında çekilmiş bir fotoğraftı. Süheyla da otuziki, otuzüç yaşlarında olsa gerekti şu an. On yıllık mevzuydu belki. Ne zaman gitmişti acaba? Ne olmuştu, neden gitmişti Süha? Merakım gitgide artıyordu. Neredeyse herşeyi itiraf edecektim sırf hikâyesini dinleyebilmek için. Yapmadım, Süha gibi davranmaya devam ettim. Hiçbir şey sormayacağını söylemişti telefonda. Sormadı da. Soruları soracak olan bendim ve sorularımı doğru seçmeliydim. Şansım varsa eğer, cevaplarını geniş tutardı.
“Sen neler yaptın?” dedim. “Anlatsana biraz.”
“Olmadığın beş yılı gün gün, dakika dakika sayarak geçirdim. Yokluğunun her anını varlığınla oya gibi işledim. Her geçen an birbirinin aynıydı. O yüzden hem sonsuzluk kadar uzundu, hem de bir an kadar kısa. Beraber geçirdiğimiz o altı ayı sündüre, sündüre sensiz geçen her anıma yaydım. Aslına bakarsan tüm ömrüme yayacağımı düşünüyordum. Çok aradım seni. Öldü dediler senin için. Hep kendimi suçladım. Her Allah’ın günü yanıp yanıp küle döndüm. Hiç değişmedin diyorlar bana. Nasıl değişebilirim ki? Her gün yeni baştan yanmak için her sabah küllerimden yeniden doğdum.”
Sustu. Yorulmuştu anlattıklarından. Kim bilir yaşaması ne kadar zordu? Bir yudum aldı çayından. Lafa başlamadan önce gözüne giren perçemini düzeltti. Hiç makyajı yoktu ama o kadar duru, o kadar güzeldi ki. Şeftali rengiydi yanakları. Uzun kirpiklerinin ardında sürmeli gözleriyle ormanın derinliklerinden beni izliyor gibiydi. Gizemli, uhrevî. Soğuk bir yel enseme dokundu, ürpertti beni. Tehlikedeymiş gibi dilim damağım kurudu. Ben de bir yudum aldım çayımdan.
Birşey var bu kadında. Tam olarak bilmiyorum ne olduğunu ama?.. Nasıl da masum oysa. Zerre şüphem yok anlattıklarının doğruluğundan. Ne demişti halam? Var bir nasipsizliği. Evet evet şimdi anlıyorum ne demek istediğini. Bir şey etrafında sis gibi, gölge gibi. Çepeçevre sarmış etrafını, kollarına almış onu. Süha öylesine âşıkmış ki ona, fark edememiş bunu ve sanıyorum ki bedelini hayatıyla ödemiş. Bana nasıl malûm oldu, nasıl bilebildim? Adımı bildiğim gibi biliyorum işte. Buraya küçük bir oyun oynamak niyetiyle gelmiştim oysa. Aşk oyunumu oynayıp, seyru sefa eyleyip gidecektim. Hemen git diyor şimdi içimden bir ses, git gidebildiğin kadar uzağa. Sesi onlarca duvarın ardından geliyor gibi Süheyla’ nın. Hiçbir şey anlamıyorum söylediklerinden. Artık bitmesini bekliyorum sessizce, kimseyi kızdırmadan.
“Kalkalım mı artık? Geç oldu.” diyorum. “Seni görmek güzeldi.” Gülümsüyor sevecen, başıyla onaylıyor isteğimi. Tekrar buluşup buluşmayacağımızı bile sormuyor. Sözüne sadık kalıyor. Tokalaşıyoruz ayrılırken. Şeftali kokulu yanağından öpmek için bir adım atıyor bacaklarım. Zihnim engel oluyor: Yapma! Dinliyorum. “Yarın yine burada olacağım.” diyor. “Tamam.” diyorum. Bakıyorum ardından gözden kaybolana kadar. Ben de arkamı dönüp gidiyorum sonra, sonsuza değin.