YÜZÜK

1965 yazının en sıcak günlerinden biri olsa gerek. Henüz sabahın erken saatleri olmasına rağmen sıcak kendini fazlasıyla hissettiriyor. Annemle dayıma ait olan, şehre kırk kilometre uzaklıktaki sayfiyeye geleli çok uzun bir süre olmadı. Bu sene nişan hazırlıkları yüzünden gelişimiz sarktı. İki gün sonra Mesut’ un nişanı var. Tüm aile sabah erkenden kalktık, kahvaltı sofrasında Mesut’u bekliyoruz. Nihayet damat adayı da sofraya teşrif etmek üzere merdivenin trabzanlarından kayarak iniyor.

“Eşşşşek kadar adam oldun şu yaptığına bak hele! Suzan’ a rengini hemen belli etmesen de pişmek üzere olan aşa su katmasan bari.” Daha sabahtan dayımın sinirlerini ayağa kaldırmayı başarmıştı Mesut. Annem hiç dayanamazdı yeğenine laf edilmesine. Hemen yardımına koştu Mesut’un.

“Nişan gerginliği bir yandan, bir yandan da sen varma üstüne abi Allah aşkına.”

Dayım birşeyler söylemeye niyetlense de suskun kalmayı tercih etti. Yine de suratında sabır çeker gibi bir ifade vardı. Mesut da elektrik yüklü havayı daha da ağırlaştırmamak için cevap vermedi. Halasına minnettarlığını gösteren bir bakış attı. Herkes kahvaltısıyla meşgulken annem ortamı yumuşatmak için Mesut’un kadim dostu Cihat ile sohbet ediyordu. Hoş sohbet çocuktu Cihat, zaten öyle olmasaydı onbeş gündür bizimle kalmasına imkan yoktu.

Daha kahvaltı sofrasından kalkmamıştık ki telefon telaşlı telaşlı çalmaya başladı. “Hayırdır inşallah sabah sabah?” dedi annem. “Sema, bakıver kızım.”

Arayan yengemdi. Suzan, birkaç küçük rötuş için terziye götürecekleri nişan kıyafetini evde unutmuş. Acilen getirmesini istiyordu şehirdeki terziye. Hazırlanmak için Cahit’i de alıp yukarı çıktı Mesut. Ben de kahvaltı sonrası biraz kitap okumak için odama geçiyordum ki aralık olan kapıdan Cahit ile Mesut’un fısır fısır konuşmalarını duydum. Ne dediklerini tam olarak anlayamıyordum ama kayınpederinin borsada değerlendirmesi için ona verdiği yüklü miktardaki parayı kaybetmişti sanırım. Kayınpeder, mahvoldum, borsa laflarından bu sonuca vardım. Sonrasında sesler iyice azaldı. Hareketlenmeler olunca da kapının önünden ayrılıp odama geçtim. Çıkmalarından kısa bir süre sonra aşağı iniyordum ki odasının kapısının açık olduğunu gördüm. Her zaman kilitli tuttuğu çekmecesindeki anahtar gözüme ilişti. Telaştan üstünde unutmuş olmalıydı. Her zaman çekmecesinde sıkı sıkıya neyi kilitlediğini çok merak ediyordum. Merakıma engel olamayarak elime geçen bu fırsatı kullanmaya karar verdim. Çekmede cüzdan, kısa kısa notlar alınmış küçük bir defter, birkaç fotoğraf ve de arkalara doğru gizlenmiş yüzük kutusu vardı. Kutudakini gördüğümde şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Bu, yengemin birkaç ay önce kaybettiği yüzüğüydü. Eve polis bile çağrılmıştı çalınma ihtimali yüzünden; fakat anlayamadığım bir sebeple kısa sürede örtbas edilmişti. Bahse girerim yengem sonradan haberdar olmuştu da rezillik çıkmasın diye sineye çekmişti. Anneannemin kayın pederine yani büyük dedeme üstün hizmetleri nedeniyle minnettarlığının bir ifadesi olarak Kral’ın hediyesiydi sarı pırlanta yüzük ve milyon değerindeydi. Soy devam ettikçe de ne olursa olsun muhafazası atalarımın vasiyetiydi Anneanneme kayın validesinden kalmış, anneannem de ömrünün son yıllarında yengeme bırakmıştı. Yengem de vakti gelince emaneti gelinine devredecekti güya.

İşte şimdi hapı yuttun Mesut Efendi. Bakalım yüzüğü yerinde göremeyince ne yapacaksın?

Hemen evden ayrılıp yüzüğü olup olabileceği en güvenli yere bıraktım ve işimi bitirir bitirmez eve döndüm. Annemin söylediğine göre Mesut ile Cahit, yengem ve Suzan’ı alıp yarın sabah döneceklerdi. Gece yatmadan önce Mesut’un odasını son bir kez daha kontrol ettim. Anahtarı, çekmeceyi kilitleyip masanın üstüne bırakmıştım. Muhtemelen oraya bırakıp bırakmadığını hatırlamayacaktı. Kendimi hemen ele vermemek için bunun daha uygun olacağını düşünmüştüm. Baktım anahtar bıraktığım yerde duruyordu.

Sabah kahvaltıdan sonra hemen sahile indim. Biraz yüzdükten sonra sırt üstü kumun üzerine uzandım ve Mesut’la Cahit’i beklemeye başladım. Adım gibi emindim, yüzüğün yokluğunu fark eder etmez, kafası karışmış olsa da soluğu yanımda alacaktı. Tam da tahmin ettiğim gibi oldu. Geliyorlardı. Mesut’un başında tuhaf bir gemici kasketi vardı. Nereden bulduysa artık! Yanıma geldiler. Tek bir söz bile etmeden tehditkar bir biçimde çıkardığı pantolonunu katladı ve yanıma bıraktı Mesut ve sağ yanıma sırtı bana dönük olarak kırdığı dizlerine sarılarak oturdu, Cahit de başımın üstünde bacaklarını yanımdan uzatmış oturuyordu. Hiç oralı olmadım. İlk hamleyi Mesut’tan bekliyordum. Bir süre etrafı izledikten sonra başını bana çevirdi.

“Yüzüğü aldığını biliyorum. Hemen onu bana vereceksin.”

“Satıp borçlarını kapatmak için mi? Biliyorsun ki o yüzük ailemizden dışarı çıkmamalı.”

Git gide daha da sıkı kapanıyordu çenesi. Dişleri tazyikten ağzından dışarı fırlayacaktı sanki. Bir hışımla bana döndü, gövdesinin ağırlığını bana vererek sımsıkı yakaladı bileklerimden. Gittikçe daha çok sıkıyor ve canımı acıtıyordu; ama ben bu acıdan keyif alıyordum. Bana verdiği acı Mesut’un çaresizliğiydi. Görünenin aksine şimdi ben avcıydım, o ise zavallı bir av. Çocukluğumda beni kuytu köşelerde kıstırıp bana yaşattığı çaresizliği, dehşeti unutmamıştım, ta ki bir gün canıma tak edip onun canını yakana dek sürmüştü yaptıkları. O zamandan beri bana pek ilişmezdi. Olanları unuttuğumu sanmıştım ama içimde durmaksızın büyüyen, bastırdığım büyük bir öfke varmış meğer. Şimdi o öfke içimden çıkmak için yüzük büyüklüğünde bir delik buldu. Mesut’ un çaresizlik içinde kıvranması haz veriyordu bana. Kahkaham onu çıldırtıyordu. Bir yere varamayacağını anlayınca hışımla bıraktı bileklerimi. Doğruldum, bileklerimi ovuşturdum. Çok acıyordu, kıpkırmızı olmuşlardı. Biraz toparlanınca elbisemi bikinimin üzerine geçirdim, eşyalarımı topladım.

“Ben gidiyorum beyler.” diye seslendim onlara. “Ne de olsa yarın nişanımız var.”

Yorum bırakın