
Kendini bildi bileli arkadaşlardı. Dünyaya gözlerini onlarla açmıştı sanki. Bu siteye o iki yaşındayken taşınmışlardı. Rüzgârlar tam karşılarındaki evde oturuyorlardı. Sareler ise yan komşularıydı. Şu ana dek aynı okullarda okumuşlar, çoğunlukla da aynı sınıfta olmuşlardı. Küçükken iyi birer oyun arkadaşıydılar. Sonrasında Rüzgâr onların muhabbetlerini sıkıcı bulmuş, zamanının çoğunu erkek arkadaşlarıyla geçirir olmuştu; ama onun sayesinde diğer kızların ailelerinden binbir zahmetle izin aldığı, hatta çoğu zaman da alamadığı bir çok etkinliğe sorunsuzca gidebilmişlerdi. Rüzgâr, Leyla ve Sare’ye kardeşleriymişçesine sahip çıkar, onları daima korur kollardı. Geçen yaz Rüzgâr’ın yokluğunu fazlasıyla hissetmişlerdi. İlk kez aralarından biri uzun süreliğine uzaklara gitmişti. Rüzgâr’ın babası o senenin büyük bir kısmını yurt dışında geçirmişti. Çalıştığı fabrika, Asya’ da yeni bir fabrika kuruyordu ve kuruluş aşamasında işlerin başında bulunması için babasını görevlendirmişlerdi. İleride daimi olarak orada bulunmasını isterlerse, ailece Asya’da yaşamaları söz konusuydu. Bu haber kızlar arasında büyük bir üzüntü yaratmıştı yaratmasına; ama olur da giderlerse Rüzgâr yaz tatillerinde onları misafir edip yeni yerler göstereceğini söyleyince üzüntüleri gözle görülür derecede azalmıştı.
Babası tüm bir yaz boyunca yurt dışında olacağından Rüzgâr ve annesini de Amerika’ya teyzesinin yanına göndermişti o yaz; yeni yerler görmenin ailesine, kendi yokluğunu unutturmasını dileyerek. Şu dünyada onları sıkıntıda bırakmak kesinlikle istemeyeceği bir şeydi. Rüzgâr, yaz tatilini Amerika’ da geçireceği haberini büyük bir mutlulukla vermiş, kızların da onun heyecanına ortak olacağını sanmıştı; ama beklediğinin aksine matem havasına bürünmüşlerdi. Onları anlamanın mümkün olduğunu sanmıyordu. Getireceği hediyelere, anlatacaklarına sevinecekleri yerde şu takındıkları tavır akıl alır gibi değildi.
Koca bir yaz Rüzgâr için göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş, kızları bıraktığı yerde bulmuştu. Kısacık zamanda nasıl da değişmişlerdi. Sanki onları çocuk olarak bırakmış, karşısında da iki genç kız bulmuştu. Kızlar da Rüzgâr için aynı şeyi düşünmüşlerdi. Amerika Rüzgâr’a çok yaramıştı. Farklı bir havası vardı şimdi. İlk şaşkınlıklarını attıktan sonra çekingen çekingen birbirlerine sarıldılar. Günler boyu Rüzgâr onlara Amerika maceralarını, kızlar da ona yaz boyu günlerinin nasıl geçtiğini anlattılar. Her gidip gördüğü yerden çam sakızı çoban armağanı, küçük küçük hediyeler getirmişti Rüzgâr. İkisi için neredeyse bir valiz dolusu hediye. Çok kısa bir süre sonra da okul başlamış, hayat tatilden öncesine geri dönmüştü. Artık onbirinci sınıftılar ve birbirlerinde fark ettikleri değişikliği diğerlerinde de görmüşlerdi, herkes büyümüştü sanki.
Sare ve Leyla aynı sınıftaydılar. Rüzgâr da aynı koridorda hemen karşılarındaki sınıfta. Rüzgâr’a bir şeyler olmuştu sanki; teneffüslerin çoğunu onların yanında geçiriyor, öğle aralarında da ekseri birlikte oluyorlardı. Kız kıza ya da erkek erkeğe vakit geçirdiklerinde ise kaçamak bakışlar havada uçuşuyordu. Sare de Leyla da Rüzgâr’da fark ettikleri değişiklik hakkında birbirlerine tek bir söz dahi etmemişlerdi. Onlar birlikte büyümüşlerdi, kardeş gibi ve birinin diğerine farklı hisler besliyor olması aralarındaki sözsüz anlaşmayı bozmak demekti. Aslında Leyla fark etmişti, Rüzgâr’la Sare arasındaki elektriklenmeyi. Umutsuzca yanılıyor olmayı diliyordu; ama her ne kadar inanmak istemese de aşikardı. O ikisini bir an olsun yalnız bırakmıyor, kaçınılmaz olanı erteleyerek zaman kazanmaya çalışıyordu. Tatil dönüşü kendisi de şimdiye kadar bastırdığı hislerinin su yüzüne çıkmasına daha fazla engel olamamıştı. Hele ki Sare’nin de Rüzgâr’a olan davranışlarının değiştiğini gördükten sonra.
Teneffüs zili çalıp da öğretmenlerinin sınıfa gelmesini bekledikleri bir gün, Leyla kitaplarını çıkarıp sıranın üstüne koyuyordu ki Sare, Leyla’nın kolundan tutup kulağına fısıldadı: “Rüzgâr’la çıkmaya başladık.” Leyla kulaklarına inanamıyordu, dilinin boğazının kuruduğunu hissetti. Dünya başına yıkılmıştı sanki. Tüm öfkesini bastırarak “Bu nasıl olur?” diye sorabildi sadece. “Biliyorum biz beraber büyüdük. Şaşkınlığını anlayabiliyorum; ama herşey o kadar hızlı oldu ki. Ben bile anlayamadım.” O sırada öğretmen sınıfa girdiği için konu mecburen kapandı, iyi ki ve Leyla kendi düşünceleri içine gömüldü. İşte korktuğu şey başına gelmişti ve daha da önemlisi şimdi nasıl davranacaktı? İçinden geçen, her ikisinden de nefret ettiğini yüzlerine haykırmak ve bir daha da onlarla konuşmamaktı; ama bunu yapamazdı. Ne diyecekti ki; Rüzgâr’ı asıl sevenin kendisi olduğunu mu? Hem Rüzgâr’ın da hisleri vardı ve seçimini Sare’den yana yapmıştı. Kendisini fazlasıyla hayal kırıklığına uğramış hissediyordu. Neden o değil de Sare? Sare’de olup da kendisinde olmayan neydi? Zil sesiyle birlikte düşüncelerinden sıyrıldı. Koca bir dersin nasıl olup da böyle çabuk geçtiğini anlayamamıştı. Zil çalar çalmaz Sare Leyla’yı kolundan tuttuğu gibi soluğu Rüzgâr’ın yanında aldılar. İkisi bir olmuş, olayların nasıl geliştiğini anlatıyorlar, mutluluklarını can dostları Leyla ile paylaşmak istiyorlardı binbir özürle. Her ikisi de öncesinde Leyla’ya olan bitenlerden hiç söz etmemişlerdi çünkü, Leyla’nın vereceği tepkiden korkuyorlardı.
Leyla duygularını gizlemeye çalışarak akşamı zor etti. Eve gider gitmez okulda yemeği çok kaçırdığını ve uykusu olduğunu söyleyerek odasına kapandı, sabaha kadar da çıkmadı. Rüzgâr ile Sare’nin hallerini düşündü, heyecanlı bakışmalarını. Yorulana kadar ağladı. Yaşadığı hayal kırıklığı çok büyüktü. Ağlamaya hâli kalmayınca Rüzgâr ile Sare’nin ayrıldığını hayal etti. Rüzgâr asıl sevdiğinin Leyla olduğunu anlamış ayağına kapanmış ondan af diliyordu. Sinirlenerek kurduğu hayalden uyandı Leyla. Böyle bir şeyi asla kabul edemezdi. Rüzgâr’ı da ömrünün sonuna kadar affetmeyecekti. İkisinden de nefret ediyordu. Neyse ki okulların yaz tatiline girmesine çok az bir zaman kalmıştı, birkaç hafta. Birkaç hafta dişini sıksa yeterdi. Hem Rüzgâr’ların taşınıp taşınmayacağı henüz belli değildi. Giderlerse o zaman görürdü Sare Hanım! İnşallah da giderlerdi.
O birkaç hafta Leyla için çok zor da olsa geçti. Artık onlarla eskisi gibi olması imkansızdı. Annesi Leyla’daki durgunluğu kısa sürede fark etmiş, ağzını arayınca da olanları anlaması pek de zor olmamıştı. Kızı, Sare ve Rüzgâr’ı kıskanıyordu. Eskisi kadar onlarla görüşmemesinden belliydi, adları geçince bile suratının düşmesinden belliydi bu. Ayrıca Leyla üzgün gözüküyordu. Hazır okullar da tatile girmişken annesi bir süreliğine uzaklaşmanın iyi olacağına karar vermişti. “Leman Ablan da bizi çağırıyor. Ne dersin Samsun’a gidelim mi?” Daha fazla uzatmadı sözü, merakla Leyla’nın cevabını bekledi. “Gidelim.” dedi Leyla kararsız. Umduğu kadar hevesli görmeyince Leyla’yı annesi acele etmenin iyi olacağını düşündü ve ani bir kararla hazırlanmasını, sabah erkenden yola çıkacaklarını söyledi.
Leyla temkinliliği yüzünden çok büyük bir valiz hazırlamak zorunda kaldı kendine. Sabahın beşinde yola koyuldular. Rüzgâr ile Sare’ye haber verme gereği bile duymamıştı. Nasıl olsa babasından öğrenirlerdi. İyi ki yola erken çıkmışlardı. Vardıklarında saat neredeyse akşam üstü beş olmuştu. Leman onları güler yüzle ve büyük bir mutlulukla karşıladı. Harika bir evi vardı Leman’ın, tam denizin karşısında. Deniz manzaralı ve ön cephesi tamamen cam olan büyük bir salonu, salonun da kocaman bir balkonu vardı. Burasının ona çok iyi geleceğini hissetmişti ve Leman’ın da. Muhteşem manzaralı balkonda birşeyler yedikten sonra Leyla kendisi için hazırlanmış odaya geçti biraz uyumak için çok yorulmuştu. O sırada annesiyle Leman da dertleştiler biraz. Leman’ın eşi iki yıl önce beklenmedik bir şekilde vefat etmişti. Ailesinin tüm ısrarlarına rağmen onların yanına geri dönmemiş, eşiyle kurdukları dünyayı bırakıp gitmeye bir türlü gönlü razı gelmemişti. Leyla’nın ve Leman’ın anneleri kardeştiler. Leyla’nın annesi her ne kadar Leman’ın kararını anlayışla karşılasa da neden böyle davrandığına hiç bir zaman anlam verememişti.
Herşeye rağmen iyi görünüyordu. İki yılda kendini toparlamış, yaralarının bıraktığı izlerle yaşamayı, onları kabullenip sevmeyi öğrenmişti. “Hiç kolay olmadı ama acımla yüzleşmek.” diyordu. “Ailemin istediği gibi acıma sırt çevirip hiçbir şey olmamış gibi davransaydım, bir düşman gibi pusuda sabırla beni bekleyecek ve en güçsüz olduğum anda alaşağı edecekti.” Annesinin dediğine göre Leman, istediğini kolayca elde edebilen her insan gibi, çok şımarık bir kızmış. Evlendikten sonra durum değişmemiş. Eşinin kaybı ona büyük bir olgunluk vermiş, şımarıklığından eser kalmamış. Leyla da Leman ablasını çok seviyor, onunla birlikte olmaktan büyük keyif alıyordu. Annesinin yanlarında olmadığı zamanlarda onunla dertleşiyor, kimseye, kendine bile söyleyemediklerini ona rahatlıkla söyleyebiliyordu. Hatta bir seferinde Sare’den nefret ettiğini, o olmasa hayatın onun için ne kadar güzel olabileceğinden bahsetti. Bunu duyunca tedirgin oldu Leman. Hayatın Leyla’yı bu şekilde sınamasını istemezdi. “Peki ya Rüzgâr? Ne malûm Sare olmasa bile seninle sevgili olmak isteyeceği?” dedi bakışlarını Leyla’nın gözlerinin tam içine çevirerek. “Bunu hissediyorum, hissetmekten öte biliyorum.” diye cevap verdi Leyla, en ufak bir şüphe belirtisi bile göstermeden. Leman ona bir pencere açmalıydı. Kendi küçücük karanlık odasında dışarısını işine geldiği gibi hayal ediyor ve daha da kötüsü bunun gerçekliğine tereddütsüz inanıyordu. “Murat abini biliyorsun. Birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi. O, tamamen bana aitti, ben de ona. Böyle söylüyorum; çünkü sizde olduğu gibi bir üçüncü kişi bulunmadığını belirtmek için; ama ne olduğunu biliyorsun. Bizim dışımızda büyük bir güç var, çok büyük bir güç. Olaylar kimi zaman hayal ettiğimiz, dilediğimiz gibi gerçekleşse de çoğu zaman bambaşka bir istikamette ilerliyor ve bizler de yönümüzü mecburen değiştiriyoruz. Olanlar senin de Rüzgâr’ın da Sare’nin de dışında. Rüzgâr Sare yerine sana âşık olabilirdi ya da sen Rüzgâr’a aşık olmayabilirdin. Üçünüz de başka başka insanlara gönül verebilirdiniz. O kadar çok olasılık var ki! Ama onca olasılığın içinden gerçek olan bu, hoşuna gitsin veya gitmesin. Olanlar için o ikisini suçlayıp kalbini karartmaya değer mi, yazık değil mi sana? Daha yolun bu kadar başındayken.”
Leyla, Leman’ın dediklerini çok anlamasa da kalbi ona hak veriyordu. Sessizliği bozan yine Leman oldu. “Siyah ve beyaz köpeğin hikâyesini biliyor musun sen?” Hayır anlamında başını salladı Leyla. “Kısaca anlatayım o vakit.” diyerek söze başladı Leman. ” Küçük çocuk dedesinin köpeklerini kavga ederken izliyormuş. Köpeklerden biri gece kadar siyah, diğeri ise kar gibi beyazmış. Dedesinin kulübesini korumak için tek köpek yeterliymiş aslında. Boğuşup durmaktan başka işi gücü olmayan bu köpeklerin neden her ikisini birden yanında tuttuğunu sormuş çocuk dedesine. Bu iki köpeğin onun için daima kendisine hatırlatmak istediği şeye dair birer simge olduğunu söylemiş dedesi; aynı içimizde durmadan boğuşan iyilik ve kötülük gibi. Merakına engel olamayan çocuk hangisinin galip geleceğini sormuş dedesine. “Ben hangisini beslersem o galip gelecektir evlat, her zaman.” diye cevap vermiş torununa.” Böyle bir hikaye beklemiyordu Leyla, çok etkilenmişti. Düşüncelerini izlemesi için fırsat verdi ona Leman. Oturduğu yerden sessizce denizin dalgalarını izledi, sakin sakin salınmasını. Leyla son günlerde hep siyah köpeğini besliyordu farkında olmadan. Leman’ın anlattıkları bunu fark etmesini sağlamıştı. Böyle giderse, hislerine teslim olursa hayatını mahvedecekti. O sırada annesi geldi yanlarına elinde bir tepsi çayla. “Yavaş yavaş hazırlanmaya başlasan iyi olur Leyla. Yarın ya da öbür gün çıkarız artık yola.” diyordu çayları masaya koyarken. Şu kısacık anda bir karar vermişti Leyla. “Ben Leman’la kalmak istiyorum anne.” diyen kendi sesi geldi kulaklarına. Bu sözü nasıl söylemişti bilmiyordu ama istediği tam olarak buydu. Leman’ın kendisini onaylayan bakışlarını görünce yanlış birşey söylemediğinden emin oldu. Bir rüzgâr çıkmış ve onu önüne katıp buralara kadar getirmişti. Leyla da ani bir kararla rüzgarın isteğine razı geldi.