YOL

Dünyanın sonu gelmek üzere… Herşey o kadar hızlı oldu ki, hiç kimse ne olup bittiğini anlayamadı. Belki anlayanlar olmuştur; fakat biz geri kalanlara hiçbir şey sezdirmediler. Belki büyük insan yığınlarının şuursuzca davranarak durumu daha da katlanılmaz hâle getirmesini önlemek için, iyi bir niyetle; ya da şeytani bir niyetle… Artık fazlayız, çok fazlayız ve milyonlarca eksilmemiz gerek. Fazla sayıda olmak insanları değersizleştiriyor mu? Yüce insan özelliğimizi kaybediyor muyuz yoksa? Böylesine kolay gözden çıkarıldığımıza göre.

Dünyanın sonunun geleceğini öğrenen bizler ilk olarak kesin bir kanıt istedik. Sonra baktık ki elle tutulur bir değişme yok normal durumda, inanmadık, inkâr ettik. Yaşlı yerküreyle birlikte yok olmanın düşüncesi bile o kadar ağır geldi ki, ne de olsa gittikten sonra kemiklerimizi ona emanet edecektik, bizden sonraki nesli de ve bu teselliler bile elimizden alınıyordu, çoğumuz taşkın bir sevinç, yaşama bağlılık gösterdik. Ne yazık ki söylenenlerin inkâra yer bırakmayacak kadar aşikâr olduğunu anlamamız uzun sürmedi, köşeye sıkışmıştık. Duvar üstümüze üstümüze geliyordu ve kaçacak tek bir yer yoktu. Çaresizce adım adım üstümüze gelişini izliyorduk. Kabullendik, yapabileceğimiz tek şey buydu çünkü. Elden gelenin de fazlası yapıldıktan sonra anlaşılıyordu kabullenmenin kaçınılmazlığı. Kabulleniş için bile çaba sarf etmek gerekiyordu. Ama insan işte, kabullensek de küçük küçücük bir kıvılcım gizliydi, kendimizin bile bilmediği yüreğimizin en kuytu köşesinde. Takvimlerimizde geçen her günün ardından o günün üstüne kırmızı kalemle çarpı işareti çiziyorduk. Unutuşun lütfu ile kutsanmayı her birimiz reddetmiştik. Sayılı günlerimiz kaldığını bıkmadan usanmadan hatırlatıyorduk kendimize. Bu acı verse de yapmamız gereken en önemli şeydi. Bunca zamanı farkında olmadan heba etmemizin kefaretiydi. Ama bir sebebi daha vardı; kalplerimizde gizlenen umut kıvılcımı. Çarpı konulmamış her gün için bir kıvılcım vardı ve kıvılcımlar tekrer teker sönüyordu.

Bir gece uyurken, bir elin beni omuzumdan dürttüğünü hissettim ve korkuyla açtım gözlerimi. Evde yalnızdım ve gecenin bir yarısı böyle uyandırılmak pek hayra alamet değildi. Baş ucumda dikilen iki varlık gördüm. Varlık diyorum çünkü şimdiye kadar gördüğüm hiçbir canlıya benzemiyorlardı. Tenleri kireç gibi bembeyazdı. Üstten ve alttan tutularak sündürülmüş gibi gözüküyorlardı. Ayakları olmadığından yerden yüksekte havada süzülüyormuş izlenimi bırakıyorlardı. Yüzleri uzun ince, gözleri su damlası gibiydi. İnsan gözünün diklemesine yerleştirilmiş hâli. Küçücük burunları vardı ve gerisi bomboştu. Ağız ya da ona benzeyen bir şey yoktu bu suratlarda. İki gözün tam ortasında fakat biraz daha yüksekte tenlerinin altında yanan ateşe benzeyen çok güçlü bir parıltı bulunuyordu. Uyanır uyanmaz beni çıldırtacağını hissettiğim o büyük korku çekilip alınmıştı benden kutudan çıkarılan bir nesne gibi. Tarifi mümkün olmayan bir rahatlık vardı şimdi. Bu da karşımda duran iki varlık tarafından duygularımın nötralize edilmesinden kaynaklanıyordu. Konuşmuyorduk. Ses dalgaları gibi onlardan yayılan titreşimler hissediyordum ve benden de onlara giden titreşimler. Kim olduklarını sorduğumda öte alemden yardıma geldiklerini söylediler. Beni bu cehennemden alıp götüreceklerini sandım önce. Hayır, yanılıyordum. Benim nezdimde insanlığın kurtuluşu için tüm insanlara bir şans verilecekti. Neden ben? Herşeyden önce ortalama bir zekaya sahiptim, güçlü bir iradem yoktu. Filmlerdeki seçilmiş karakterler gibi ultra yakışıklı da değildim. Ona sunduğum imkânlar yüzünden artık bana katlanmasına gerek kalmadığını söyleyen güzel ama aptal karım bile beni terk etmişti. İlahi tecelli olduğunu söylediler. Başımıza gelenlerin sanki çok mantıklı bir açıklaması vardı da!.. O yüzden mantıklı bir açıklama beklemedim ben de. Belki de hata ettim. Kaybedecek neyim vardı ki? İnsanlık tam anlamıyla sıfırı tüketmişti. Ben de fazla uzatmadan yapılması gereken neyse yapacağımı söyledim. Sağ tarafimda bulunan bana yaklaştı. Tuhaf suratında güven dolu bir ifade vardı. Sağ eliyle, hiç ağırlığı yoktu, omuzuma dokundu. Arkama geçti, diğer eli de öbür omuzumda idi. Ondan bana titreşimler geldiğini duyumsadım. “Hazır mısın?” diyordu. Başımı salladım yavaşça. Sağ elini omuzumdan kaldırdı ve gözlerimi kapadı. Bunu yapar yapmaz fişim çekilmiş gibi her yer karanlığa gömüldü.

Gözlerimi açtığımda o iki varlığın arasındaydım. Üçümüz de ayakta duruyorduk. Etrafımızdaki herşey bembeyazdı. Gökyüzü bembeyaz bulutlarla kaplıydı. Bulutların arasından yumuşacık ışık huzmeleri süzülüyordu. Sanki kar yağmış her yeri beyaza boyamıştı. Gözümün gördüğü her şey farklı tonlarda da olsa beyazdı ve bu derinlik veriyor dolayısıyla da gerçeklik hissini kaybetmeme engel oluyordu. Bulutların benim için olduğunu söylediler. Işığın, kaynağı her ne kadar şu an bizden uzakta olsa da, yoğunluğuna dayanamazmışım. Sonsuzluk bu olsa gerek diye düşündüm. Sonsuzluk ve tarifsiz bir huzur. Sonsuzluk düşüncesi beni hep korkutmuştur. Gelişi güzel söylenen bir söz değil bu. Sonsuza kadar var olma fikri de sonsuza kadar yok olma fikri de idrakimin çok ötesindedir her zaman. Bunu kendime bir türlü açıklayamam. Üzerine fazla düşünmek çıldırtırcasına bir korku verir bana. Hemen altında ezildiğim bu düşünceyi kafamdan atmaya çalışırım. Oysa şimdi sonsuzluğun içindeydim. Sonsuzluğun bir parçası olarak kalıvermek hiç vazgeçmek istemeyeceğim bir haldi. Zihnim sonsuzlukla öylesine doluydu, ki bu da bomboş olması demekti. Tırnaklarını ortaya buraya geçirmiş düşünce ve duygulardan eser yoktu. Dünyada onca çabalayıp da yakalayamadığım zihin durumu kendiliğinden oluşuvermişti. Çok zaman geçmeden bana neden burada olduğum anımsatıldı. İçinde bulunduğum bu hali korumam gerekiyordu. Az sonra farklı ayartıcılar meydana çıkacak ve beni takip etmem gereken beyaz yoldan çıkarmaya çalışacaklardı. Eğer buna izin vermezsem yolun sonunda büyük bir mükâfat vardı. Dünyamızın içinde bulunduğu yok oluştan nasıl kurtarılabileceğinin cevabı. Bu yoldan nasıl ayrılabilirdim ki? Dünyada iken nasıl ayrılıyorsak o kadar kolaymış. Bu cevabı hiç beklemiyordum ama beni bu kadar hafife almalarının hata olduğunu onlara göstermek için sabırsızlanıyordum.

Bir müddet beraber yürüdük ve sonrasının bana ait olduğunu, ne olursa olsun beyaz yolu takip etmem gerektiğini bir kez daha hatırlattıktan sonra bir anda gözden kayboldular. Bu zihin halini, bu huzuru asla kaybetmek istemezdim. Sakin sakin yola koyuldum. Zamansızlıkta olduğum için sadece an vardı; uzayıp giden çizgi boyunca ilerliyor gibi değil de sadece noktadaymış gibi, noktaymış gibi. O yüzden bana kalırsa yürümüyor, boşlukta süzülüyordum ben de o varlıklar gibi. Çok geçmeden yanı başımda bir görüntü belirdi. Ne olduğunu bilmiyordum ama muazzamdı. Her ne oluyor idiyse burnumun dibinde oluyordu. “Hayır! Olamazdı!” Evrenin, daha sonra dünyamızın nasıl oluştuğunu görüyordum. Daha sonra suyun, havanın, canlıların, insanların. Tek kelime ile muazzamdı. Gözlerimi bir türlü ayıramıyordum. İnsanlığın var olduğundan bu yana merak ettiği, anlamaya, öğrenmeye çalıştığı şeylere ben şahit oluyordum. Ve merak, ah o merak! Ben nereden geliyordum, atalarım kimlerdi? Hepsini öğrendim ama bedeli çok ağır oldu. Tüm insanlığın yok oluşu pahasına! Sadece yolumda gitmem gerekiyordu oysa, vazgeçemeyeceğimi sandığım, ne olursa olsun vazgeçmemem gereken o zihin durumunda kalmalıydım. Ama ben dünyada hepimizin davrandığı gibi davrandım. Asıl amacımı unuttum. Kimseye faydası olmayan gereksiz onca şeyden fazlasıyla keyif aldım. Bana verilen büyük mükâfatın değerini bilemedim. O bile mazur görülebilirdi belki. Daha iyisi nasıl olur bilmiyordum, yaşamamıştım. Ama şimdi bile bile!.. Nasıl yapardım bunu? O esnada o iki varlık yanımda belirdi. Başaramadığımı ama son şansın ben olmadığımı söylediler bana. İblisin Tanrıdan süre istemesi gibi, onlar da insanlık için bir şans istemişlerdi. Seçtikleri on kişiyi bende olduğu gibi bir sınava tabi tutacaklardı. Ama Tanrı’nın da bir şartı vardı. Bu on kişi rastgele seçilecekti, kura çeker gibi. Çünkü onlar da biliyordu ki bu işi ancak Tanrı’ ya dost olan gönüllerin sahipleri başarabilirdi. O seçilen on kişi arasında da onlardan biri varsa ne âlâ. Çünkü Tanrı nezdinde herşey olması gerektiği gibi oluyordu, bir plan dahilinde. İyi ya da kötü sonuçlanması gibi bir durum söz konusu olamazdı.

Şimdi bana neler gördüğümü soracaksınız. Söyleyemem sessizlik yemini ettim. İnsanlık öğrenmek için ne kadar uğraşıp didinse de sır olan sır olarak kalacak. Aslında bunu siz de bilebilirsiniz, tüm sırlar kalbimizde; ama sırlara giden yol meşakkatli. Belki de değil? Size kalmış. Beyaz yolda kalmayı başaran o bir kişi gibi olabilirsiniz siz de ya da benim gibi seçilenlerden birisiniz belki; yolda kalmayı başaramamış ama hayali ile onu tekrar bulmaya çalışanlardan.

Yorum bırakın