ZEHRA ÖĞRETMEN

Kırklı yaşlarındaydı. Ortaokulda çok sevdiği edebiyat öğretmeni, bir derste günlük tuttuğunu söylediği ve sınıftaki herkesten günlük tutmasını istediği için, günlük tutmaya başlamıştı. On iki yaşındaydı o zaman. Otuz yılı aşkın süredir günlük tutuyordu. Bir cümle olsa dahi, atlamadan her gün yazmıştı. Neler yoktu ki günlük sayfalarında? Çok eskilere gitmek gerekirse sınıfta yapılan güzel bir espri, oynadıkları oyunlar, duyduğu ve unutmak istemediği güzel sözler, çok ayrıntılı olmamakla beraber hisleri, üniversite yılları, iş hayatı, seyahatleri, annesi, babası ve dahası; hayatına giren herkes. Yirmili yaşlarının sonlarına doğru güncel olaylara da yer vermeye başlamış ve bundan çok keyif aldığını fark etmişti. Altın ve dövizin ne kadar olduğu, haftalık pazar alışverişini yapmaya çıktığında sebze-meyve fiyatları, kıymanın kilosu, ülkeyi yönetenler, ülkedeki hayatı etkileyen büyük olaylar, yeni çıkan kitaplar, filmler, icatlar… Dikkatini cezbeden herşeyi ama herşeyi günlüğüne yazıyordu. Her gün yatmadan önceki birkaç saatini bu işe ayırmıştı. Hatta günlük tutma işine o kadar kafayı takmıştı ki, ilerleyen günlerde her günü tarihiyle birlikte isimlendirerek içindekiler bölümü oluşturmuştu. Geçen her gün geride kalan önemli günleri dahi diğer günlere benzettiğinden, önem atfettiği günleri ileride günlüğünde kolayca bulabilmek için yapmıştı bunu. Kolay değil, yüz elli defteri vardı ve yıllarla beraber defterlerin hacmi de artmıştı. Günlüklerini en yenisinden en eskisine doğru sırasıyla muntazam bir şekilde yerleştirmişti.

Tüm bunları niye mi yapıyordu? Şöyle bir hayali vardı; yıllar sonra, iki yüz, üç yüz, hatta daha da fazla, onun günlüğünü okuyanlar, yaşadığı zamanın nasıl olduğunu bilebileceklerdi. Onun için elinden geldiğince ayrıntılı yazmaya özen gösteriyordu. Koltuğuna oturur uzun uzun bunun hayalini kurardı. Yıllar yıllar sonra bir kadın ya da bir adam onun günlüğünü okuyor. Seneler önce yaşamış bir adamın günlüğünü, hiç tanımadığı, kendi iç sesiyle ona anlatıyor hayatını, devrini. Kimi zaman kapalı bir kutu gibi olan iç dünyasını, sadece Tanrı’ nın şahit olduğu olayları anlatıyor. Muazzam! Daha sonra kendini hayal ediyor, tanımadığı ya da tanıdığı da olabilir, birisinin günlüğünü okurken. Daha önce hiç bir başkasının günlüğünü okumamıştı oysa ki. Başka insanlara ait günlükler! Kim bilir neler vardır içlerinde? En azından bir yüzünü gördüğü hayatın, farklı yüzlerini de görmüş olabilirdi böylece. Mevlana’nın fil hikayesinde olduğu gibi: Karanlık bir odadakilerden, odanın ortasında duran şeyi tarif etmelerini istemişler de kimi bacağını tutmuş direk demiş, kimi hortumunu tutmuş boru demiş, kimi kulaklarını tutmuş yelpaze demiş, bir diğeri sırtına dokunmuş taht demiş; ama hiç kimse fil olduğunu bilememiş. Belki farklı hayatlar yaşayan başka insanların günlüklerini okumak da hayatın farklı yönlerini görerek, daha geniş bir perspektiften bakmasını sağlayabilirdi.

Bu hayal onu öylesine ele geçirdi ki başkalarının günlüklerini toplamaya başladı. Alıyor, okuyor ve bitirdikçe koleksiyonuna yenilerini ekliyordu. Bazıları sadece olaylar üstüneydi; gittim, geldim, aldım, yaptım şeklinde; bazıları ise fazlaca duygu dünyasında geçiyordu. İnsanca, insana dair şeyler. Kendinde zayıflık olarak nitelendirdiği hallerin, diğerlerinde de olduğunu görmek onu hem şaşırtmış hem de rahatlamıştı. Eline geçen son günlük fazlaca merakını cezbetmişti. Elinden düşürmeden, sürükleyici bir romanı okur gibi okuyordu onu. Çalıkuşunu anımsatmıştı ona günlüğün sahibi. Sınıf öğretmenliği mezunu genç kız, okulunu bitirdikten sonra memleketine döner. Ailesine lisenden beri görüştüğü erkek arkadaşından söz açar ve evlenmek istediklerini, ailesi ile beraber onu istemeye geleceklerini söyler; ancak istemeye geldikleri akşam arada mezhep farklılığı olduğu anlaşılır. Erkeğin ailesi çok tutucudur ve kahvelerini içip kalkarlar. Yaşananları atlaması genç kız için zor olacağından, ailesi yardımı olur düşüncesi ile okuduğu yerde bir kursa yazdırır genç kızı. O da yaşadığı ağır hayal kırıklığının acısını çalışarak atlatma yolunu seçer ve sınavı dereceye girerek kazanır. İşte bu genç kız günlüğü tutmaya atandığı yerde başlar. Genç ve toy bir öğretmen olarak yaşadığı zorlukları, mezun ettiği ilk öğrencilerini, eşiyle nasıl tanıştığını, ilk çocuğunda hissettiği heyecanı, ikizlerin ona yaşattığı zorlukları ama en çok da öğrencilerini anlatır. Hele ki birer yetişkin olup da onu ziyarete geldiklerinde yaşadığı gururu öyle güzel kelimelere dökmüştü ki Zehra Ögretmen, o bölümleri tekrar tekrar okumuştu. Sonrasında eşini kaybedişi, emekli oluşu ve kısa bir süre sonra da günlük bitiyordu zaten. Ama öyle bir yerde kalmıştı ki, en sevdiği dizinin yarıda kalması gibi. “Bugün, bin yıl ömrüm olsa aklıma gelmeyecek bir şey oldu.” diye yazmıştı Zehra Öğretmen günlüğün son sayfasına. Birkaç gün boyunca Zehra Öğretmeni düşünmüştü. Acaba şimdi neredeydi ve nasıldı? Buralarda bir yerlerde yaşadığı anlaşılıyordu ama kim bilir neredeydi? Birkaç güne kalmadan tamamen aklından çıkmıştı zaten. Ev sahibi satılığa çıkarmış olduğu evini nihayet sattığını haber vermiş; ama artık oğlu gibi olan kiracısını mağdur etmek istemediğinden yeni ev sahibinden, üç aydan önce eve taşınmama garantisi almıştı; ama buna gerek kalmamıştı. İyi insanların işi hep uz gidiyordu işte. Arkadaşı apartmanda kiralık bir daire olduğunu söylemiş, aynı gün ev sahibi ile görüşüp hemen kontratı imzalamışlardı. Ev sahipleri şeker mi şeker altmışlı yaşlarında bir karı koca idi. Hayatlarının baharında gibi bakışmaları gözünden kaçmamıştı. Onlarla çok iyi anlaşacaklarına emindi. O kadar candandılar ki onları önceden tanıyormuş hissine kapılmıştı.

İki hafta hep taşınma telaşıyla geçti. Yeni kiraladığı evi temizletti, ev sahibinin izniyle evde ufak tefek tadilatlar yapıldı. Eşyalar özenle kutulara kondu ki bu iş onu fazlasıyla oyaladı. Lüzumsuz o kadar fazla eşya vardı ki bu iş çok canını sıkmaya başlamıştı artık. Neyse ki bu işi de hallettikten sonra geriye sadece eşyaların nakliyesi kalmıştı. O da gözünde büyüttüğü gibi olmamış, işini hakkını vererek yapan çalışanlar sayesinde evi neredeyse hazır bulmuştu. Ertesi gün ev sahibesi herhangi bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormuş, akşam yemeğine davet etmişti. O da bu güzel teklifi büyük bir memnuniyetle kabul etmişti. Ev sahiplerini yakından tanıma fırsatı bulacaktı ki beklediği gibi de oldu. Ev sahibesi mükemmel bir sofra hazırlamıştı. Masanın üstü zeytinyağlılar ve salatalarla donatılmıştı. Doyması için bunlar yeter de artardı yemek olmasa bile. Zeytinyağlı barbunyaya bayılırdı ki harika gözüküyordu; parlak ve berrak, iyi yapılmış bir barbunya.

Çok beklemeden yemeğe geçtiler ve uzun süren akşam yemeği boyunca hep sohbet ettiler. Hem yeni kiracılarını tanımak istiyor, ona sorular soruyor, hem de kendilerini tanıtmaya çalışıyorlardı. O da taze bir çiftmiş gibi bakışmalarının sırrını merak ediyordu ve sordu nasıl tanıştıklarını. Aslında lisede çıkmaya başlamışlar. Üniversite bittikten sonra da istemeye gitmişler; ama o akşam mezhep farklılığı ortaya çıkmış ve adamın ailesi kahvesini içip gerisin geri dönmüş. Bunları dinlerken buna benzer bir şeyin kimin başına geldiğini düşünüyordu bir taraftan da. Eşi Zehra daha sonra tayin olup atanmış ve izini kaybetmiş. Kendisi de matematik öğretmeniymiş. Zehra’yı o kadar çok seviyormuş ve ailesinin bu tavrından ötürü öylesine suçluluk duyuyormuş ki mesleğiyle evli kalmayı tercih etmiş. Annesiyle babası da vefat edince tekrar Zehra’ nın peşine düşmüş ve bulmuş da onu; ama Zehra evlenmiş ve üç tane de çocuğu olmuş. Zehra’nın eşi hayatta değilmiş. Yine de bu haber onun yüreğini dağlamış. Ne olursa olsun karşısına çıkmayı kafasına koymuş ama. Hem onca yıldır sevdiği kadını görmek, hem de ondan af dilemek istiyormuş. ” Ve iyi ki de onun peşini bırakmamışım.” diyerek bitirdi sözlerini, eşinin masada duran elini şefkatle avucunun içine alırken. Hikâyeyi anlatma sırası Zehra Hanımdaydı. O anlattıkça bunları daha önce duyduğu hissine kapıldı ve günlük aklına geldi birdenbire. Zehra Ögretmendi bu. Nasıl bir tesadüftü bu böyle? Koskoca şehirde gel de onların evinde kiracı ol! Hiç hayalinde canlandırdığı gibi değildi Zehra Öğretmen. En azından onun hayalindeki Zehra Öğretmen esmerdi. Karşısında tüm varlığıyla oturanı ise saçları gibi teni de pamuk gibi bembeyaz bir insandı ve çok cana yakındı. Tuhaf hissetti kendini. Günlüğün sayfalarının arasında dolaşıyormuş, o da bir yerlerinden dahil olmuş gibi ve bir an bilemedi; günlükteki kadınla mı karşılaşmıştı, yoksa o günlüğe mi dahil olmuştu?

Yorum bırakın