RÛYAN’IN KİTABI

Uzun zamandır gönlünün derinliklerinde gizli gizli palazlanan dileği bugün gerçek olabilirdi. Yıllar boyunca bugüne hazırlık yapmış, bir umudun peşinde isteklerinden vazgeçmiş ya da ertelemişti. İhtiyaçlarını minimum düzeyde tutmak için aşırı çaba sarf etmişti ve nihayet buradaydı. Bir yandan heyecandan kalbi pıt pıt atıyor, karın boşluğunda kelebekler uçuşuyor, bir yandan da bu kadar yaklaşmışken elde edememe ihtimalini düşünmek tüm bedenine yayılan bir acı veriyordu. İki yoğun duygu arasında salınıp duran bir sarkaç gibiydi.

Taksinin kapısını kapatır kapatmaz başını kaldırıp müzayedenin yapılacağı binaya baktı. Gerginliği had safhaya çıkmıştı. Uzun süredir görmediği, konuşmadığı birçok tanıdık yüz görecekti. Ona bakışları nasıl olacaktı, onca yıl sonra onu tanıyacaklar mıydı, yoksa görmezden mi geleceklerdi? Dahası kendisi ne yapacaktı? Ellerine baktı, tüm kanı çekilmişti sanki. En iyisi içinden geldiği gibi davranmaktı. Fazla düşünüyordu ve bu mevcut durumunu daha iyi hale getirmiyordu. Ortalıkta kimseler gözükmüyordu, herkes yerini almış olmalıydı. Bilhassa bunu tercih etmiş, kalabalığa karışmamak için müzayedenin başlamasına az bir zaman kala gelmişti. Babası, hep onun yüzündendi, başka bir adam olsa yine böyle olur muydu? Hiç sanmıyordu. Tanıdığı en gizemli adamdı ve insanın kendi babasının gizemli kalabilmesi büyük bir talihsizlikti. Babasının onlardan önceki hayatını bilmezlerdi. Annesi ile evlendiğinde ellili yaşlarında kimi kimsesi olmayan yalnız bir adammış. Ne bir dost ne bir akraba. Annesine nasıl evlendiklerini sorduğunda herşeyin birdenbire olduğu cevabını almıştı her zaman. Büyükbabasının işleri kötüleşince aile yadigarı konağı satılığa çıkarmış. Konak satılığa çıkarılır çıkarılmaz bir yabancı çıkagelmiş elinde para dolu çantasıyla. Hemen muameleler yapılmış ve satış gerçekleşmiş. Ev sahipleri mühlet istemişler tabi evi boşaltmak için. Evin yeni sahibi olan yabancı kalabileceklerini söylemiş istedikleri kadar. Büyükbabası kabul edemezmiş böyle bir şeyi. İşte o vakit yabancı da damadı olmayı teklif etmiş. Büyükbabası bunu da reddetmiş fakat annesi istemiş yabancıyla evlenmeyi. Neden istemesinmiş ki? Yaşı ondan epey büyük olsa da çok yakışıklıymış. Onu hülyalara sürükleyen derin bakışlı sürmeli kara gözleri varmış. Ailesiyle birlikte yaşamını sürdürecek olması da en büyük sebepmiş aslında. Birden bire hayatlarına giren bir yabancı… Ve ömrünün sonuna kadar da bir yabancı olarak kalmıştı. Tüm ömrünü kitaplarının arasında, kendi dünyasında geçirmişti. Rûyan çok çaba sarf etmişti o dünyaya girebilmek için ama nafile. Hayattayken dahi kendisini bir babadan, sevgili annesini ise bir eşten mahrum bırakmıştı. Bir yetişkin olduğunda neden katlandığını sormuştu annesine. Minnet borcu olmuştu annesinin cevabı da. Babası hiçbir şeyden mahrum bırakmamıştı onları. Çok güzel bir hayat sunmuştu onlara. Ta ki o talihsiz olaya kadar. Bir gece yarısı eve bir hırsız girmişti. Gece uyanan anneannesi fark etmişti hırsızı. Çığlığı basmasıyla kaçıp gitmişti gitmesine ama onunla birlikte babasının huzuru da kuş olup uçmuştu. Babası çalışma odasında almıştı soluğu, babasının ardından o da. Tek bir raftaki tüm kitapları yerdeydi. Rengi atmıştı babasının. Gören, herşeyini kaybetmiş sanırdı. O günden sonra ne yemek ne içmek. Bir hafta içinde de gitti zaten. Oğluna söylediği son cümlesi de şu oldu:”Ne yap yap Hekim Rûyan’ ın el yazması kitabını bul.” Babasıyla birlikte sahip oldukları herşey gitmişti. Sanki düğmeye basılmış ve zifiri karanlıkta kalakalmışlardı.

İşte, Rûyan o günden beri uzun zamandır bu kitabın peşindeydi. Babasının gizeminin o kitapla birlikte çözüleceğine öyle büyük bir inancı vardı ki azala azala zerre kadar kalan umuduna rağmen hiç vazgeçmemişti. Sabırla beklemişti. Er ya da geç karşısına çıkacağından emindi ve o güne hazır olmalıydı. Hayatını da hep ona göre yaşamıştı. Ve işte şimdi beklediği fırsat çıkmıştı karşısına. Kitap, bugün müzayedede satışa sunulacaktı. Ağır ağır geldi kapının önüne. Müzayedenin başlamasına birkaç dakika kalmıştı. Elini uzattı kapının tokmağına, derin bir nefes aldı. “Ya Allah bismillah!” diyerek girdi salona. Adeta büyülenmiş gibiydi. Hiç böyle bir müzayede salonu görmemişti. Tüm duvarlara Binbir Gece Masallarından bölümler resmedilmişti. İşte orada güzeller güzeli Şehrazat yatağın üzerine oturmuş, yanında uzanmış kocası Şah Şehriyar ve yatağın ayak ucuna ilişmiş kardeşi Dünyazat’ a masal anlatıyordu. Başka bir duvarda dört dağın arasındaki rengârenk balıkların yüzdüğü göle balıkçı ağını atıyordu. Her duvarda farklı bir masal farklı karakterler vardı. İçerideki atmosfer büyülü gibiydi. Rûyan masallar arasında yolculuk yaparken zamanın nasıl geçip gittiğini anlamamıştı bile. Sonra birşey oldu; masal bulutları dağıldı ve müzayedecinin sesi ilk defa kulaklarına ulaştı. “Şimdi en sona sakladığım çok nadide bir eser var. Hekim Rûyan’ ın el yazması kitabı.” Kitabı parmaklarının ucuyla tutup salondakilere gösterdi. Salondan şaşkınlık, hayranlık sesleri yükseldi. Heyecan dalgası en arka sıralardan başlayıp büyüye büyüye kitaba kadar ulaştı ve kıyıya vuran dalganın patlayıp bembeyaz köpükler saçması gibi sahne de köpükler içinde kaldı. Köpükler yavaş yavaş bir araya toplandılar ve kocaman bir cin husule geldi. Rûyan şaşkınlık içindeydi. Neredeyse küçük dilini yutacaktı. Bir nebze olsun kendine gelince etrafına baktı, herşey, herkes donmuş gibiydi, aynı duvardaki resimler gibi gözüküyordu. Kendi nefes alış veriş sesini duymasa tüm müzayede salonunun bir resim olduğuna kanaat getirebilirdi. Cin süzülerek yanına geldi. Kollarını kavuşturup bacaklarını bağdaş konumuna getirerek yükseldi ve Rûyan’ın baş ucunda durdu. Rûyan tüm vücudunu kaplayan bir ürperti hissetti. “Merhaba sahip.”

“Bir yanlışlık olmasın sakın.”

“Hayır” dedi cin. “Sahibimi nerede görsem tanırım. ”

“Sen de kimsin peki.” dedi Rûyan kekeleyerek.

“Ben bir cinim. Babanla bin yıllık bir anlaşmamız var. Senin torunların da torunlarının torunları da benim sahibim olacak.”

“Ya bin yıl sonra?”

” Bin yıl benim için küçük bir zaman dilimi. Sonrasında özgür bir cin olacağım. Şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle. Ne olursa olsun en yüksek fiyatı ver. Kitap sende kalmalı.”

“Benim de isteğim bu lakin bütçem sınırlı.”

“Sen orasını dert etme. Unuttun mu ben bir cinim.” dedi ve hızla kitabın sayfaları arasına geri döndü.

Rûyan inanamıyordu. Kitabı almayı o kadar istiyordu ki bu istek ona gözü açık rüya gördürmüş olmalıydı. Yine de cinin dediklerini yapacaktı.

Müzayede çok yüksek bir fiyattan açıldı. Ön sıralardan kalkan eli gördü Rûyan. Bu bile onun verebileceği tutarın iki katıydı. Cinin dediği gibi yaptı el kaldırdı. Müzayedecinin sesi duyuldu. “Satıyorum. Yok mu arttıran?” Ne tuhaf bir cümleydi böyle. Bir el kalktı, ardından bir el daha. Rûyan da dahil oldu. Ve müzayedecinin sesi son kez duyuldu. “Sattım.”

Salondakiler hayretler içindeydiler. Kimdi bu genç adam? Daha önce adını duymamıştı çoğu. Bazılarına ise bir yerlerden tanıdık geliyor ama çıkaramıyorlardı. Rûyan ise olanlara inanamıyordu. Babasının isteği mi yoksa kendi isteği mi olduğunu artık kestiremediği o kitaba nihayet sahip olmuştu. Eve gelir gelmez hemen babasının çalışma odasına geçti. Annesi ne olduğuna anlam veremiyordu çünkü babası gittiğinden beri Rûyan o odaya adımını dahi atmamıştı. Nefret ederdi oradan. Cine sormak istediği çok şey vardı. Madem onlara sadakat sözü vermişti de nasıl olup da ait olduğu yerden çalınmasına izin vermişti? Cin, peşinde birçok kişinin bulunduğundan bahsetti. Onun sunacağı imkânlara sahip olmak isteyen ve bunun için herşeyi yapabilecek birçok insan vardı. Peki o buna nasıl izin vermişti. Kısa bir süre duraksadı cin. Söyleyeceği şeyi söyleyip söylememek konusunda kısa bir tereddüt yaşadıktan sonra devam etti. Eğer bu kitap saf ipekten bir kumaşa sarılırsa cin kitabın içine hapsoluyordu. Ne olursa olsun çıkmasının imkanı yoktu o vakit. Alan da onu bu şekilde ait olduğu yerden koparıp almış; ancak cinin bin yıllık anlaşması yüzünden ondan faydalanamayacağını anlamış ve elden ele dolaşmıştı kitap, ta ki bugüne dek.

Rûyan memnundu. Artık hayat çaba göstermesine gerek olmadan bir rüya kadar güzel geçecekti onun için. Oysa ki bunun için çok ağır bir bedel ödeyeceğinden habersizdi. Babasını bu odaya hapseden aynı kaderdi. Hiç kimse cine sahip olamazdı. Aksine o sahip olur, bir vampir gibi cine sahip olduğunu sanan kişinin tüm hayat enerjisini alırdı. Her defasında cinden kurtulmak için sadece tek bir şans verilirdi. Babası bu şansı değerlendirememiş, aksine bunu şanssızlık olarak addetmiş ve hayatından vazgeçmişti. Rûyan ise izleri takip etmiş ve kaderin ağlarına takılmıştı. Bakalım o kendisine sunulan şansı değerlendirip kendini ve neslini cinin esaretinden kurtarabilecek miydi?

Yorum bırakın