KEŞKE TAVŞAN DELİĞİ OLSAYDI

Huzursuz bir şekilde uyandı. Henüz gün aydınlanmamıştı. El yordamıyla başının ucunda duran saatini buldu. Düğmesine basınca kadranını aydınlatan ışık gözlerini aldı. Yediye çeyrek vardı. On beş dakika sonra kalkıp sevimsiz bir iş gününe daha hazırlanması gerekecekti. Patates çuvalı gibi bıraktı kendini yatağın üstüne, tavana dikti gözlerini. Aniden, merkezi mide bölgesi olan su halkaları gibi bir mutluluk hissi dalga dalga yayılmaya başladı bedeninin çeperine doğru. Doğrulup büyük bir sevinçle hızla bıraktı kendini yatağına. Yatak da onun bu coşkusuna karşılık verip birkaç kez hafif hafif zıplattı onu üzerinde. Tabi ya, nasıl da unutmuştu. Bir aylık izninin ilk günüydü bugün. Umutsuzluk ve sıkıntı öyle derinine işlemişti ki, izinli olduğunu bile unutmuştu. Birikiminin bir kısmını çok büyük getiri sağlaması beklenen bir kağıda yatırmıştı. Eğer tahmin edildiği gibi olursa hayatının sonuna kadar çalışmasına gerek kalmadan yaşayabilirdi. İşte o zaman, ah o zaman… İstifasını vermeye gerek dahi duymadan, ceketini almadan arkasını dönüp çıkıp gidecekti, sonsuza dek… Hayali bu kadar güzelse, gerçek olduğunda ne yapardı kim bilir?

Yorganını bir eliyle tuttuğu gibi çekti attı üstünden. Bir çırpıda kalkıp yataktan, aynı hızla perdeleri çekti. Soğuk moğuk dinlemeden açtı pencereyi, derin bir nefesle doldurdu göğsünü. İçeri geçti aynanın önüne. Gülümsedi kendine, çırptı ellerini kendini motive etmek için. Erken kalkan yol alırdı ne de olsa ve daha yapacak çok işi vardı bu engin gizem denizinde. Kopkoyu bir kahve yaptı kendine, yanına birkaç dilim de çikolata aldı. Henüz çok erkendi kahvaltı etmek için. İçeri geçti. Kağıda baktı önce bir hareketlenme var mı diye. Az da olsa yukarı doğru bir kımıldanma vardı. Olacaktı bu iş, inancı tamdı. Olmasa da tuzu kuruydu. Bu güzel başlangıca gölge düşürmeyecekti. Biraz haberlere baktı. On haber varsa dokuzu üçüncü sayfa haberiydi yine. Kanallar arasında gezinirken Evliya Çelebi’nin seyahat rotasını takip eden bir gezi programına denk geldi. Ona bakarken uyuya kaldı. Uyandığında program çoktan bitmişti. Televizyonu kapattı hemen. Pencereye doğru çevirdi başını, dışarı baktı. Güneş bayağı yükselmişti. Bir-bir buçuk saat kadar uyumuş olmalıydı. Üstünü değiştirdi, aşağı indi hemen mahalle bakkalına. Aldıklarını ödemek için kasaya geldiğinde, tanımadığı birisinin olduğunu gördü kasada. Aldıklarını bıraktı kasaya ve hesaplamasını bekledi kadının. O da cüzdanını cebinden çıkarmış, başparmağı cüzdandanındaki nakitlerin üstünde, hazır ve nazır bekliyordu ödeme yapmayı. “Immo fölüb mose” dedi kasada duran kadın. Adamın şaşkın şaşkın ona baktığını görünce tekrarladı: “Immo fölüb mose.” Transa geçmiş gibiydi.Kadın baktı gördü olmayacak; çekip aldı cüzdanı elinden. Ona doğru yaklaştırdı iyice, içinden fazla para almadığını görsün diye. Parayı aldı ve cüzdanını geri verdi. Ardından da para üstünü. Hareketlerini otomatiğe almıştı. Farkında olmadan çıktı bakkaldan. Apartmana doğru yürüdü. Neydi o öyle? Kadın çıldırmış olmalıydı. Ne demekti ki? Immo fölüb mose. İçinden tekrarlayıp duruyordu. Eve girer girmez acele bulduğu bir kağıt ve kalemi alarak yazdı hemen unutmamak için. Orada kalsındı. Galiba hâlâ uykudaydı ve rüya görmekteydi. Çay içip birşeyler yese herşey normale dönecekti, buna emindi. Dördüncü bardak çayını içerken, uykunun son kalan tozlarını da silkeledi attı üzerinden. Zehir gibiydi, son derece uyanık. Sabah yaşanan o tuhaf olayın bir rüya, bir hayal olduğuna iyice inandırdı kendini. Sami’ yi arasa iyi olacaktı. Buluşup birşeyler içerlerdi. İşlerin yoğunluğu yüzünden uzun zamandır görüşemişlerdi. Bakalım, akşam iş çıkışı müsaitse buluşurlardı. Aradı ama meşguldü telefonu. Beş dakika sonra tekrar arayacaktı. O zamana kadar görüşmesi biterdi muhakkak. Koltuğa geçti, televizyonu açtı. En son kapatırken bıraktığı kanalda bu saatte sevdiği bir program vardı. Hiç değiştirmedi kanalı, başını kaldırıp da televizyona bile bakmadı. Tıngırdasın yeterdi. Telefonundan birşeyler bakarken birden bire fark etti ki televizyondan gelen sesler anlamsız sözcüklerden ibaretti. Yabancı bir kanalda kalmış demek ki diye düşünürken kanalı değiştirmeye yeltendi ki aksine sevdiği program vardı televizyonda ve kanal aynı kanaldı. Kulaklarına inanamıyordu. İki eliyle ovuşturdu kulaklarını bir süre. Tekrar kulak kesilip dinledi. Hiçbir değişiklik olmamıştı. Bir kabusun içindeydi sanki. Demek sabah bakkalda yaşadıkları, her ne kadar inanmak istemese de, gerçekti. Aklını kaçıracak gibiydi. İyi ki Sami’ nin telefonu meşguldü. Eğer o da bu kabusun bir parçası ise anlaşamayacaklardı. Bunu anlamak için hemen ona bir mesaj attı. Mesaj gülen surattan ibaretti. Allah vere de o da aynı şekilde cevap vermeseydi. Neyse ki çok geçmeden Sami’den mesaj geldi. Tam olarak şöyle bir cevaptı:”Pecıs? Zesin şeevı esiçen şıpo.” Bu da neydi böyle. Herkese, ona olmayan ne olmuştu. Hemen internete baktı. Yazan yazılardan zerre anlamıyordu. Aratacağı şeyi bu şekilde bulması imkansızdı. Aklına kendince parlak bir fikir geldi. A B C D yazdı arama motoruna. Gözlerini ekrana dikmiş, işe yaraması için dua ediyordu. Ve işte açılmıştı. Alfabe çıktı ama bir tuhaflık vardı bu işte. Alfabedeki sessiz harfller C ile başlıyor, B ile bitiyordu. Sesli harfler ise E ile başlayıp A ile son buluyordu. Birer harflik kayma olmuş; sesli ve sessiz harfler kendi içinde bir harf kaymıştı. Ayrıca eksik gözüküyordu. Saydı 28 harfti. Hangi harf eksik diye baktı. Tabi ki yumuşak g yoktu. Hemen bir kağıt kalem aldı. Üste yeni alfabeyi, alta da kendi bildiği alfabeyi yazdı; harf harf denk gelecek şekilde hizalayarak. Bakalım Sami ona ne yazmıştı? “Naber? Yarım saate arıcam seni.” Alfabeyi çözmüştü çözmesine ama akıcı konuşması imkansızdı. Akıcı konuşma bir yana elinde kağıt kalem ve her iki alfabe de olmadan adını bile söyleyemezdi. Sahi! Yeni adı nasıldı acaba? JEP. Nefesini, sıkıca birbirine bastırdığı dudaklarından püskürterek “Ppüfffff!” sesini çıkardı. Güzelim adı ne hale gelmiş; Han, Jep gibi saçma sapan bir hale bürünmüştü. Sami’ nin aramasına fırsat vermemeliydi. Ona hemen bir mesaj yazdı.

Şimdi bir an evvel ne olduğunu anlaması gerekiyordu. İnterneti karıştırdı, haberlere baktı. Olağanüstü hiçbir şey yoktu. Her ne olduysa kimse farkında değildi ya da daha kötüsü o aklını kaçırmıştı. Bakkaldaki kadını düşündü. Suratını gözünde canlandırmaya çalıştı. Birden kafasında şimşekler çaktı. Canan değil miydi o? Bakkalın kızı. En az yirmi yıl yaşlanmıstı. Yirmi yaşında bir üniversite öğrencisiydi. Dersi olmadığı zamanlar bakkalda durur babasına yardım ederdi. Şimdi kırklı yaşlarında olmalıydı. Bir günde ne olmuştu ki böyle? Sami’ nin sosyal medya hesabındaki profil fotoğrafına baktı. O da hatırladığı halinden çok daha yaşlı gözüküyordu. Tepesi tamamen açılmış, saçı sakalı kırlaşmış, biraz da kilo almıştı. Birden en son sabah banyoda elini yüzünü yıkarken aynaya baktığı aklına geldi. Dehşete kapıldı. O nasıl görünüyordu acaba? Aynanın karşısına geçti, gözlerini kapadı. Cesareti yoktu göreceği şeyle karşılaşmaya. Daha fazla erteleyemezdi. Ağır ağır açtı gözlerini. Evet, o da herkes gibiydi. Yaşlanmıştı. Çok değişmemişti aslına bakılırsa; ama zamana yayılması gereken yirmi yıllık değişimi bir anda görmek ne olursa olsun insanı sarsıyor ve ağır geliyordu. Nasıl olsa herkesin aynı durumda bulunduğunu, yalnız olmadığını düşünerek rahatladı az da olsa. Tüm bu olanlar yanında kenindeki değişim takılmaması gereken birşeydi.

Ne kadar ilan sitesi varsa, hepsine aynı anda ilan verdi. Büyük puntolarla ve eski harflerle yazılı bir ilandı bu: “BİRİ BANA, NELER OLDUĞUNU ANLATABİLİR Mİ?” ve altında da iletişim adresi vardı. Ertesi sabaha kadar ilk önce beş dakikada bir daha sonra yarım saatte bir mailini düzenli olarak kontrol etti. Gözünü bile kırpmamıştı. Giderek azalan bir umutla ne olduğunu öğrenmeyi bekliyordu. Belki de hiç öğrenemeyecek ve ömrünün sonuna kadar şaşkınlık içinde yaşayacaktı ve de merakla… Bilgisayar masasının başında uyuyakalmıştı. Daldığı kısa uykudan uyanıp hemen mailini kontrol etti. İşte, “SANIRIM BEN BİLİYORUM.” başlıklı mail hemen dikkatini çekti ve açıp büyük bir sabırsızlıkla okumaya başladı. Bilinmeyen bir sebepten ötürü uzay-zamanda bir solucan deliği oluşmuş ve birden bire herşey yirmi yıl yaşlanmıştı. Yirmi yıl sonrasına gitmek değildi bu. Tam olarak ne olduğunu bilebilmek imkansızdı. Durum biraz karışık ve tuhaftı. Teknoloji yirmi yıl ilerlememişti, ülkelerin durumları değişmemiş, mevsimlerde herhangi bir farklılık oluşmamış, bireysel hayatları yirmi yıllık olgunlaşma ya da değişim göstermemişti. Kısacası herşeyde devamlılık, ardıllık vardı. Herkes bir anda yirmi yıl yaşlanmıştı. Şimdilik gözle görülüp fark edilen tek değişiklik buydu. Bedenler olgunlaşmış ruhlar buna ayak uyduramamıştı. Hoş, her zaman böyle değil miydi ki? Bedenler yaşlanıyor, tekamülünü tamamlıyor, olgunlaşan bir meyve gibi dalından düşüyor; ancak ruhlar bedenle paralel olgunlaşıp o beklenen, arzu edilen tekamülünü bir türlü tamamlayamıyordu. Ha yirmi yıl sonra ha şimdi. Sanki bir güç bunu onlara göstermek istemiş gibiydi. Henüz kesin hükümlere varmak için çok erkendi; lakin tarihin bile aynı olması ve kullanılan alfabedeki bu kayma farklı boyuttaki bir evrende başka bir olasılığı gerçekleştirmek üzere bulunduklarını gösterir gibiydi. Ayrıca bariz bir farklılık olmasına rağmen hemen hiç kimse bu değişimin ayrımına varamamıştı. Farkında olan bir avuç insanın nasıl olup bunu anladığı da ayrı bir muammaydı. Olan her ne idiyse koşullar saptanıp, bir kez daha oluşturulup gerisin geri döndürülebilir miydi herşey? Ehhhhhh! Böyle bir ihtimal tabi ki vardı. Bekleyip ne olduğunu göreceklerdi. Uzun bir mail olmasına rağmen, özü buydu.

Bilgisayarın ekranını eliyle indirirken şaşkındı. Gelen cevap onu tam anlamıyla tatmin etmemişti. Kafasında hâlâ bir çok neden ve nasıl vardı. Belki ilerleyen günlerde daha tatmin edici cevaplara ulaşacaktı. Tek bildiği şey sudan çıkmış bir balık kadar şaşkındı. Ona olan da aynı şeydi. Evrenini değiştirmişti. Solucan deliği yerine keşke bir tavşan deliği olsaydı diye geçirdi içinden. Tavşan deliğinden aşağı düşse Bay Tavşan ile karşılaşsa bu kadar şaşırmazdı. En azından bildiği bir hikayeydi. Kendi hikayesinde de fularlı, takım elbiseli bir soluncanla karşılaşmamayı dilerken, hafif bir tebessüm yerleşti yüzüne.

Yorum bırakın