BİR EMEKLİNİN BİR GÜNÜ

Vasfi Bey her sabah olduğu gibi bugün de erkenden kalktı. On beş yıl olmuştu emekli olalı; ancak bir gün bile olsun sabahın yedisinden daha geç uyandığı görülmemişti. Uyanır uyanmaz perdeleri çekti. Büyük bir şükranla kabardı göğsü. Gülümsedi belli belirsiz, minnetinin bir ifadesiydi bu, tüm kayıplara rağmen hayatının geri kalanını kucaklamaktı. Günlük temizliğini yapıp üzerini değiştirdikten sonra, doğruca mutfağa gitti çayını demlemeye. Çaysız bir sabah kahvaltısı düşünemezdi. Çayı demlenirken gazetesini almaya giderdi. Günlük rutinlerinden birisi de buydu. Bir de bugün kendini ödüllendirip fırından yeni çıkmış çıtır çıtır bir simit alacaktı.

Eve girer girmez demini almış çayın mis gibi kokusu karşıladı onu. Hayat artık küçücük zevklerden ibaretti onun için; çay kokusu, taze simit çıtırtısı, küçük bir tebessüm… Bu saatten sonra daha ne olsundu ki?

Herşeyden azar azar yemesine rağmen mükellef bir sofra hazırladı kendisine. Karşısında televizyon, elinin altında gazetesi yavaş yavaş etti kahvaltısını. Ardından çalışma odasına geçti fazla vakit kaybetmeden. Öğlene kadar kitaplarının arasına gömüldü, notlar aldı, yazdı çizdi. Saatine baktı, öğle olmuştu bile. Kahvesini içtikten sonra dışarı çıkmak için hazırlandı. Birkaç saat yürür, ahbapları ile laflar, eksik gedikleri alır evin yolunu tutardı yavaş yavaş. Bu akşam oğlu da gelecekti ziyarete; gelini, torunları. İçindeki kıpırtı belki de bu yüzdendi. Aslında çok ısrar etmişlerdi kendileriyle kalması için; evleri müstakil, müsaitti. Ama istememişti. Oldum olası sevmemişti başkalarının düzenine ayak uydurmayı. Ne birileri gelip onun düzenini bozsunlar, ne de o gidip başkanlarının düzenine uysundu. Böylesi daha iyiydi. Eli ayağı da tutuyordu çok şükür. Hem sık sık birbirlerini ziyaret ediyorlardı.

Güzel bir sonbahar günüydü. Diri bir hava vardı üşütmeyen, ama sıcak da değildi. Güneş saydam bulutların arkasına saklanmış, yüzünü tülden peçesinin ardına gizlemiş bir kadın gibiydi. Tam yürümeyi sevdiği havalardandı. Uzunca bir süre yürüdü. Akşam çocuklar gelince onlara ne ikram edeceğini düşündü. Pasta alsa hep birlikte güzel güzel yerlerdi. Hem bayılıyordu çocuklar çarşıdaki pastanenin pastalarına. Onlara ters kalıyordu çünkü. Bayağı da bir zaman olmuştu yemeyeli. Çok sevineceklerdi. Birden bire Mesnevi’deki bir cümle takıldı aklına. Daha önce defalarca okumasına rağmen, üstünde durmamış, okuyup geçmişti. Oysa bugün cümle, kapısını açmış, içeri buyur etmişti onu. Kapının ardında olanları gözleri önüne sermişti. İçeri buyur edilecek olgunluğa erişmişti demek. Eşinin vefatından bu yana her gün mutlaka birkaç paragraf okurdu. Mesnevi onun can yoldaşı, kalbine de bir teselli olmuştu. Yoksa başını duvarlara vura vura ağlar, kahrederdi.

Bir kadın pencereden çıkmış, örtü silkeliyordu. Silkeleme sesi çıkardı onu içine gömüldüğü düşüncelerinden. Şöyle bir baktı kadına. Oldum olası sinirleri kabarırdı penceren birşeyler silkeleyen birilerini gördüğünde, hele ki tam da pencerenin altından geçerken. Üst kata yeni taşınan komşunun da silkelenme huyu vardı. Yeni taşınanların kapısına daha ilk seferinde ikaz için çıkmak pek yakışık almayacağından, ya onlar gelene ya da apartmanda tesadüfen karşılaşana değin bekleyecekti. Allah vere de karşılaşmak için daha uzun süre beklemeseydi.

Bakkalın önünden geçerken Adem geldi hatırına. Oğlunu görünce şimdi, Adem ile uzun zamandır karşılaşmadıklarını fark etti. Kötü birşey olmamasını diledi ve merakına yenik düşüp sordu oğluna. Yaşlılık izin vermiyormuş artık çok fazla dışarı çıkmasına. Su serpildi yüreğine, selamını söyleyip devam etti yoluna. Onun tayfa çoktan parka gelmiş, muhabbeti iyice koyulaştırmış olsalar gerekti. Varınca her zaman oturdukları köşeye, sadece ikisinin orada olduklarını gördü. Selam verip ilişti yanlarına diğerlerini sorarak. Faruk, hanımını bir yere bırakacakmış, Ömer de ilaç yazdırmaya gidecekmiş sağlık ocağına. Vasfi Bey geldikten bir müddet sonra da Çetin yemek bahanesiyle ayrıldı yanlarından. Rüştü ile ikisiydiler şimdi. Havadan sudan lafladılar öyle. Soğuklar geliyordu, meteoroloji çok sert geçeceğini söylemişti kışın bu sene. Hem sonra dün Bakan’ ın ettiği lakırdı da neydi öyle? Nesi vardı ki? Rüştü son derece haklı buluyordu sözlerini. Vasfi Bey de sinirinden köpürüyordu oysa. Çok iyi hoş adamdı Rüştü ama siyaset konusunda yanlış tarafta olduğunu düşünürdü Rüştü’ nün. Her zamanki gibi olsa bu tartışma alevlenirdi ama pek bir keyifsizdi Rüştü. Ne olduğunu sorunca Vasfi Bey, oğluna canının sıkıldığını söyledi. Eşiyle ayrılacaklarmış. Ne yaparlardı iki çocuk ana bir yerde baba bir yerde. “Hayırlısı neyse o olsun.” demekten başka birşey gelmedi Vasfi Bey’ in elinden. Ne denirdi ki daha başka? Şükrü devam ediyordu anlatmaya sinirli sinirli. Güya oğlu hiç ilgilenmiyormuş ailesiyle. Bekâr sanıyormuş hâlâ kendini. Ah neredeydi o eski kadınlar, hemen havlu atmayan, ailesi için savaşan, bir yolunu bulan kadınlar. Şimdi havadan nem kapmak için birbirleriyle yarışıyorlardı adeta. Şükrü söylenmeye devam ediyor ama Vasfi Bey artık onu dinlemiyordu. Kendi düşüncelerine gömülmüştü yine. Yurt dışında yaşayan kızı da ayrılmak istediğini söylemişti seneler evvel. Şiddetle karşı çıkmış, duymaya bile tahammül edememişti. Onlar da vazgeçmişlerdi zaten. Arada bir teklese de evlilikleri, olduğu gibi kabul etmişlerdi durumu. Yalnız o günden sonra kızıyla aralarına bir soğukluk girmişti. Görünüşte eskisi gibiydi ama dile gelmese de eskisi gibi değildi araları. Onu yine arar sorar, ziyaretine gelir ama bunu daha çok görev icabıyla yapardı. Hayatının daha da ileriki günlerinde kızı, ya babasına karşı geldiği için müteşekkir olacak, ya da içten içe onu suçlayacaktı. Mukadderat diyerek sonlandırdı konuyu içinde. Şükrü’ ye de daha fazla düşünmemesini, büyükleri olarak oğlu ve geliniyle konuşmasını söyledi. Belki de kızgınlıkla verilmiş, aslı astarı olmayan bir karardı.

Kalktılar yavaştan. Koluna girdi Şükrü, Vasfi Bey’ in. Kendince yarenliği için teşekkür ediyordu ona. Yol ayrımına kadar konuşmadan yürüdüler. İyi akşamlar dileyerek vedalaştılar. Ezan okunuyordu. Daha erken gelse eve iyiydi ama dostunun konuşmaya ihtiyacı vardı. Oğlunun da ayrılmamasını diledi eşinden. Bir süre sonra herkes kendi hayatını yaşıyor, olan yine çocuklara oluyordu. Şanslı hissetti kendini. Rahmetli eşiyle onun da evliliklerinde iniş çıkışlar olmuştu. Her ikisi de kolay karakterler değildi; ama zamanı geldiğinde herkes kendi payına düşeni almayı kabullenmiş, ille de ben diye diretmemişti. Zaten zamanla sıcacık bir nefesin yarenliğinden başka ne kalıyordu ki geriye? Sonra o da olmuyordu. Gözleri nemlendi hemen. Akşam saatlerinde hep hüzünlenirdi zaten. Şimdi bir de buna eşinin özlemi eklenmişti. Aniden çalan telefonun çınlayan sesiyle, evdeki puslu hava dağılıverdi. Arayan oğluydu. Birkaç yıl önce başka bir şehre yerleşen ve ailecek çok iyi görüştükleri arkadaşları gelmiş, onlara gelmek istediklerini söylemişlerdi. Yarın hemen dönecekleri için reddedememişlerdi. Babasına bunu haber vermek için onu aramış, haftaya telafi edeceklerini söyleyerek telefonu kapatmıştı. Torunlarını göremeyecek olmasına biraz bozuldu sadece. En azından çocukları bırakmasını istemişti ama misafirlerin de hemen hemen aynı yaşlarda çocukları vardı. Pasta da almıştı oysa ki. Ertesi gün gelseler bile, bugünkü gibi taze olmazdı. Onlara herşeyin en tazesini yedirmeye alışmıştı. Kendisi de tek başına yiyemezdi o kadar pastayı. Aklına üst kata yeni taşınan komşular geldi hemen. Pastasını alıp onlara çıkabilirdi. Hem hoşgeldin der hem de sıkıntısını dile getirirdi. Karşı dairede de onunla hemen aynı yaşlarda bir karı koca vardı. Çocukları evlenmiş, bir başlarına kalmışlardı. Zili çaldı ve üst komşuya birlikte hoşgeldine gitmeyi teklif etti. Harika bir fikirdi. Hemen haber yolladılar. Bu akşam müsaitlerse, bir alt katta oturan komşular olarak ziyarete geleceklerdi. Memnuniyetle kabul etti yeni taşınanlar.

Sabahtan beri yemek yememişti. Geç kalmıştı biraz bugün yemek için. Yine de az birşeyler atıştırsa iyiydi. Dolabı açtı yemekleri almak için. Gözü tam orta rafta olanca haşmetiyle duran pastaya takıldı. Torunlarının sevdiği gibi almıştı. Çikolatalı kestaneli. Pastanın içindeki kestane şekerleri özel olarak Bursa’dan getirtiliyordu. Her zaman da bulunmazdı o yüzden. Bir dahaki sefere denk gelecek miydi acaba? Kısmet değilmiş demek diye geçirdi içinden dolabın kapısını kapatırken. Kimse, kimsenin kısmetine mani olamıyordu. Hayatı boyunca bu sözün doğruluğunu defalarca sınamıştı. Karnını doyurduktan sonra yavaş yavaş hazırlanmaya başladı. Dişlerini fırçaladı, yüzüne, boynuna losyon sürdü. Tam temiz kıyafetlerini giymişti ki kapı çaldı. Karşı komşular olsa gerekti. Kapıyı açınca karşısında Şükrü, oğlu ve gelini duruyordu. Şaşırdı, beklemiyordu. Hemen içeri buyur etti onları. Bu akşam güzel bir habere vesile olacaktı belki de. Şükrü evde durunamamış, eşine biraz hava almaya çıkacağını söyleyerek çıkmıştı. Ayakları onu oğlunun evine götürmüştü. Ertelemenin anlamı yoktu. Bir an evvel oğlu ve gelini ile şu boşanma işini konuşması gerekiyordu. Oğlu, babasını kapıda görünce hemen içeri buyur etmişti etmesine ama Şükrü’ nün ağzını bıçak açmıyordu. Oldum olası böyle sevimsiz şeyleri konuşmak zul gelirdi ona. Baktı gördü yapamayacak, onları da alıp Vasfi Bey’e gitmeye karar verdi. Akıllı adamdı Vasfi Bey, görmüş geçirmiş. Diğerlerine benzemez, aklı başında konuşur, olaylara da herkesten farklı yaklaşırdı. Böylece üçü birden kendilerini Vasfi Bey’in evinde bulmuşlardı. Memnun olmuştu Vasfi Bey, hele ki bir de faydası dokunursa… Çayı demlemek için izin istedi. Gelin hanım davrandı hemen, ama mutfakta da işleri vardı zaten. Servisi o yapardı. Öncesinde komşulara müşkülatını haber verdi ve mutfağa geçti. Çayı demledikten sonra dolaptan pastayı çıkardı masanın üstüne. Gülümsedi, kimlere niyet kimlere kısmet diye mırıldandı. Dönmüş dolaşmış, tam yerini bulmuştu. Her anlamıyla işin tatlıya bağlanacağının bir işareti saydı bunu ve zerre şüphe olmadan kalbinde, içeri geçti yanlarına…

Yorum bırakın