
Büyük bir tatminsizlik yaşıyordu. İyi maaşlı bir işin onu yeterince mutlu edeceğini sanmıştı. Aslında fena da sayılmazdı ya. En azından sabahları ayakları geri geri gitmiyor, işteyken de sohbet, muhabbet, iş derken vakit de geçiveriyor, ay sonlarında da küçük sıkıntılarını ona unutturacak dolgun maaşını alıyordu. Akşamları, eğer bir programı yoksa, eve gelip de birşeyler atıştırdıktan sonra ağırlık çöküyor, çok yorgunsa TV izliyor, yok daha iyiyse kitap okuyordu. Hangisini yaparsa yapsın bir ya da iki saat sonra uykuya dalıyor, çoğu zaman yatağına bile gitmeye fırsat bulamıyordu. Hafta sonları da çeşitli uğraşılar ile meşgul oluyordu; ta ki sıkılana kadar. Gezi kulübüne kayıt olmuş, çeşitli dövüş kulüplerine katılmış, dil kurslarına gitmiş; ama bir süre sonra hepsinden sıkılmıştı. Sanki o bir kareydi ve nereye gidip yerleşmeye çalışsa, sağa sola hareket ediyor, sığmaya çalışıyor, bir türlü olmuyordu. Sığmaya çalıştığı yer ya üçgen, ya daire, ya da kare olmayan başka bir şeydi. Bir türlü hayatına cuk diye oturamamıştı işte. İşin kötüsü bu tatminsizlik, ait olmama hissi katlanarak artıyordu; denediği ve aradığının o olmadığını anladığı her yeni meşgale ile. Belki yaşadığı şehir de ona uygun değildi kim bilir?
Arttıkça altında ezildiğini hissettiği tatminsizlik duygusundan bir an evvel kurtulması gerekliydi. Az bir zaman sonra havasızlıktan boğulacaktı, biliyordu. Eni konu düşündü, bir çıkış yolu aradı. Ömrünün geri kalanını bu şekilde hissetmeye devam ederek tüketmek istemiyordu. İlk olarak işe artık devam edemeyeceğini bildirdi. Sebebini sorduklarında, bir süre yurt dışında yaşayan ailesi ile ilgilenmek zorunda olduğunu söyledi. Böyle bir mazeret ile işin bırakılmasına itiraz etti patronu ve istifasını geri çevirdi. Ailesiyle ilgili problemi halledene kadar ücretsiz izin kullanabilirdi. Bu, beklediğinden de daha iyiydi. Her zaman garantici olmuştu ve sonu belirsiz bir maceraya atılmadan önce eski hayatını bir kenarda beklemeye almak onu rahatlamıştı. Yokluğunda bazı sorumluluklarının aksamadan yerine getirilmesi için gerekli talimatları verdi. Evini yokluğuna hazır hale getirdi. Sırt çantasını hazırladı. İçinde çok fazla eşyası olmamakla birlikte doğada onun işine yarayacağını düşündüğü bir çok şey aldı yanına. Para ya da benzeri hiçbir şey almadı. Araç da kullanmayacaktı. Bu böyle bir yolculuktu; kendi kendine, kendine yolculuk. Hemen yola koyuldu. En kısa yoldan şehirden kurtulup kendini doğanın kalbine bıraktı. Aradığı şeyin tam da bu olduğunu düşündü. Her zaman yalnızdı. Şehrin gürültüsü, insanlar, etrafında dönüp duran herşey, onun için bir dekordan ibaretti. İçinde kocaman bir yalnızlık taşıyordu. Şu an içi ve dışı bir hale gelmişti ve bu uyum ona büyük bir rahatlık ve hafiflik veriyordu. Kendini göğün kollarına bırakmış bir kuş gibiydi; mutlu ve tatminkâr. Artık günlerin hesabını tutmaktan da vazgeçmişti. Tarih neydi, kaç gündür evden uzaktaydı umrunda değildi. Tek meşguliyeti doğaydı. Etrafının farkına vara vara yürüyordu. Adımını attığında her çıtırtıyı duyarak, doğadaki tinselliği havadan toplayıp koca bir nefesle içine çekerek, ciğerlerindeki adımlarını takip ederek yürüyordu. Doğanın bir uzvuydu sanki.
Yürürken yürürken otların arasında belli belirsiz kendini gösteren ve yerin altına doğru inen bir merdiven gördü. Merakını cezbetti. Hafif bir ürperti yoklasa da kalbini, merakı daha ağır bastı. El fenerini çıkardı çantasından ve merdivenlerin rehberliğine bıraktı kendini. İndikçe inmeye devam ediyor, inişin sonu bir türlü gelmiyordu. Saatlerdir yerin altında olmalıydı. Kaç merdiven inmişti, saymamıştı. Her merdivenden sonra bir öncekinden daha uzun bir yol yürüyor, ardından karşısına bir merdiven daha çıkıyordu. Artık bir yere varmak istiyordu. Bu kadar yolu boşuna gelmiş olamazdı. Geri dönmeyi düşünemeyecek kadar çok yol yürümüştü. Daha da kötüsü uyku iyiden iyiye bastırıyordu. Bu merdiven de bittikten sonra hemen uyuyacaktı. Nihayet son basamağa geldi ve iner inmez gözüne kestirdiği yere çantasını bıraktı. Matını serer sermez üzerine uzandığı gibi uykuya dalıverdi. Uykunun gergin, kör karanlık perdesi, keskin bir kılıç darbesiyle aralanınca, açılan yarıkta kendini gördü. Aldığı terfiyi kutlamak için arkadaşlarının düzenlediği yemekten dönmüştü. İçtiği şarabın etkisiyle hafiften başı dönüyor, sanki yer çekiminin etkisinden kurtulmuş, ayakları ile zemin arasında birkaç santim varmış da havada süzülüyormuş gibi hafif hissediyordu kendini. Bu his hiç geçmesin istiyordu. Olabildiğince sürsün diye bir kadeh daha şarap koydu kendine ve koltuğuna oturdu. Bir yudum aldı şaraptan, yanındaki sehpaya bıraktı kadehi. Elini çekmeye fırsat kalmadan uykuya daldı. Rüyasında dik, toprak bir yamaçtan tırmanıyordu. Tepeye varmasına son bir hamle kalmıştı. Aşağı baktı, vızır vızır arabalar geçiyor, korna sesleri kulağına kadar geliyordu. Eli ile tutunacak bir yer buldu ve kendinie yukarı doğru çekti. Göz alabildiğine yeşillikti. Bu yeşilliğin tam ortasında yarı yarıya mor ve sarı renkte çiçeklerle kaplı bir çiçek tarlası bulunuyordu. Çiçeklerin güzel kokusu dört bir yanı sarmıştı. Gülümseyen bir yüz ona bakıyordu. Elini uzattı ve yanına davet etti. Senelerden beri aşık olduğu kadındı bu. Fotoğrafını ilk gördüğü an, eğer her insanın hayatının aşkı varsa, benimki de bu olmalı diye geçirmişti içinden. O günden bu yana bir şekilde yollarının kesişmesini bekledi, buna dair hayaller kurdu. Ve şimdi aşık olduğu kadın tam da karşısında duruyordu. “Seni bekliyordum.” dedi ona ve elini tuttu. Mutluluktan sarhoş olmuştu. Kadın, çiçeklerin arasında yere çömelmiş, o da başını dizlerine koyarak yere uzanmıştı. Parmakları saçlarının arasında dolaşırken, suratında aptal bir gülümseme ile uykuya dalmıştı. Rüyasında evliydi ve eşiyle kavga ediyorlardı. Daha doğrusu eşi avazı çıktığı kadar bağırıyor, o da karşılık vermek yerine dudaklarını kemiriyordu. Diğer odadan yanına geldi kadın. Bu kadın da kimdi, hiç tanımıyordu. Belma’ ya ne olmuştu? Bu yetmezmiş gibi iki velet de paçalarından çekiştirip duruyorlardı. Her yanı buz kesmişti, bir kabustan uyanmış gibiydi. Yatak odasına zor attı kendini. Yorganı başına çekti ve anında uykuya daldı. Rüyasında çok yaşlıydı. İçinde bulunduğu uçak, ilkel bir kabilenin topraklarına düşünce, kabile üyeleri tarafından kurtarılmış ve kabile reisinin yaptığı büyülerle iyileşmişti. Çok uğraşmasına rağmen, oradan kurtulmayı bir türlü becerememiş ve bunun imkansızlığını anlayınca da içinde bulunduğu yere uyum sağlamanın daha akıllıca olacağına karar vermişti. Kabile reisinin daha yetişkin bile denemeyecek kızıyla evlenmiş on beş tane de çocukları olmuştu. Artık yaşlılık günlerini yaşıyordu. Kendi ana dilini bile unutup, ömründen geriye kalan günleri saymaya başlamışken, kabileyi ziyarete medeni dünyanın insanları gelmiş, birkaç gün kaldıktan sonra dönmek üzere küçük uçaklarına biniyorlardı. O da yolcular arasındaydı. Rüya gibi geçen onca yılın ardından çocuklarını ve karısını tek bir kelime dahi söylemeden, köksüz bir ağaç gibi bırakıp, geldiği gibi gidiyordu. Bir gün ansızın gökten gelmiş ve şimdi ansızın göğe doğru havalanmaktaydı. Bembeyaz bulutları izlerken uykuya daldı. Rüyasında daha çocuktu. Gecenin laciverti sokağa inmiş, o da telaşla evine gitmeye çalışıyordu. Bu saatte sokakta olmamalıydı. Ne işi vardı ki? Daha da hızlandırdı adımlarını. Annesiyle babasının azarından kurtulamayacaktı. Telaşla yürürken birisinin onu takip ettiğini hissetti. Arkasına dönüp baktığında yanılmadığını anladı. Kılıksız bir adam onu takip ediyordu. Yüzündeki ifade hiç hoşuna gitmemişti. Koşmaya başladı, ardından adam da. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Korkusu dayanılamayacak safhaya ulaştığında ayaklarının yerden kesildiğini gördü, uçuyordu! Ne büyük mutluluk. Kurtulmuştu ya, gerisi hiç önemli degildi artık. Bir daha yere inmese bile olurdu. Yumuşacık bulutların üstünden geçerken dayanamadı ve uykuya daldı.
Rüya içinde rüya görüyor ve rüyanın on sekizinci seviyesine doğru büyük bir hızla ilerliyordu. Rüyada derinleştikce uyanmak daha da zorlaşırdı ve on sekizinci seviyeden sonra imkansız hale gelecekti. Rüya içinde rüya görmeye devam ettikçe, rüyalar arasında kapılar açılır. Yalnız bu kapılar sıralı değildir. Bir rüyadan daha sonraki rüyalarınızdan birine uyanırsınız, oradan da başka bir rüyaya. Ansızın rüyalardan oluşmuş bir labirentte bulursunuz kendinizi. Ne yazık ki labirentin de tek bir çıkışı vardır. O da rüya olmayan asıl rüya görücünün gördüğü ilk rüyadan geçer. Rüya labirentinde kaybolmuştu ve labirent giderek büyüyordu. Tehlikeli seviyeyi de geçmişti artık. Uyanması imkansızdı. Matının üstünde bebekler gibi uyumaya devam ediyordu. Merdivenin ucundaki galerinin sonunda fark etmediği ihtişamlı bir kapı vardı. Büyük bir gıcırtıyla ağır ağır açıldı. Sanki yıllardır açılmamıştı. Kapının ardından eciş bücüş, başında kukuletası olan iki cüce çıktı. İki sopanın arasına gerilmiş kumaştan bir sedye taşıyorlardı. Homurdana homurdana yanına gittiler. Anlaşılmayan birşeyler konuştular aralarında. Sedyeyi yere serip, matın üstünden aldıkları gibi sedyeye koydular onu ve koşar adım kapıya doğru yöneldiler. Şimdi bir tüy kadar hafifti sanki kapı. Sessizce açıldı ve arkalarından yine büyük bir gıcırtıyla ağır ağır kapandı. Kapının üstünde bir takım şekillerle kocaman kocaman şöyle yazıyordu: RÜYALAR ÂLEMİ. Bir kere girdikten sonra, hiç bir faninin henüz çıkmayı başaramadığı o kocaman kapının ardına götürmüşlerdi onu.