
Öhö öhö! Bu da ne böyle? Her yer toz. Sanki yüz yıllar boyunca el değmemiş gibi. Üstümdeki tozlara da bak hele. Elimle silkeleyerek bunlardan kurtulmam imkansız. Ooooo! Şapkam da yere düşmüş. Tozları üfledikten sonra daha iyi gözüküyor. Artık takabilirim. Silindir, siyah, uzun şapkamı özlemişim. O benim alâmeti farikam ne de olsa. Ben kim miyim? Bir roman kahramanı. Bana Bay Şapka diyebilirsiniz. Adım mı? Adımı ne yapacaksınız ki? Hem sizi temin ederim çok zor ve de uzun bir ismim var. Dilinizin döneceğini hiç sanmam. Sizi düşündüğüm için söylüyorum.
Ulusal kütüphanedeki en eski kitapların bulunduğu salondayım. Burada şöyle bir sistem var: bilgisayara söz konusu kitabın adını yazıp ‘getir’ tuşuna basınca kitabın arkasındaki kapak açılıyor ve kitap, kütüphanedeki tüm rafların bir şekilde bağlantılı olduğu tünele düşüyor ve kimi zaman uzun kimi zaman da kısa bir mesafeyi yürüyen bantın üstünde kat ettikten sonra, yolun mesafesi tamamen kitabın bulunduğu yere bağlı, kütüphanenin belirli yerlerine yerleştirilmiş olan tünel çıkışına geliyor. Kitap ne kadar çok talep edilirse tünelin ucuna yakın yerlere yerleştiriliyor. Artık hemen hemen hiç rağbet görmeyen, unutulmaya yüz tutmuş kitaplar ise kütüphanenin en ücra salonlarına, temizlik görevlilerinin bile önünden geçmekten imtina edip tozların istilasına terk ettikleri salonlara diziliyor. İşte benim kahramanı olduğum kitap da artık aranıp sorulmayan kitaplardan. Roman kahramanı olduğumu söylemiştim değil mi? Şapkamı zaten öğrendiniz. Siyah smokinim var üstümde hiç çıkarmadığım. Sadece gece yatağımda uyuduğum zamanlarda çıkarıp geceliğimi giyerim, uzun entari şeklinde olanlardan. Kıyafet konusunda tercihlerim bu yönde. Neden olduğunu bilmiyorum. Sanırım çok uzun ve ince olduğumdan bu şekilde rahat edebiliyorum. Simsiyah ince telli ve kısa kesilmiş saçlarım var; büyük bir burnum, küçücük ve siyah gözlerim, incecik dudaklarım, dikkat çekmeyen de bir çenem. Evet, ilginç bir görüntüm olduğunu kabul ediyorum. Bir şekilde sizinle yüz yüze gelsek bir ip kadar ince, uçları içe doğru yusyuvarlak kıvrılmış bıyıklarımdan gözlerinizi alamayacağınıza eminim. Neredeyse unutuyordum; bastonum. Asla yanımdan ayırmam. Şimdi burada ne işim olduğunu merak ediyor olmalısınız. Sanırım kitap rafa pek iyi yerleştirilmemiş ve yere düşmüş. Sayfaları açılınca da kendimi yerde buluverdim. Tekrar evime, kitabın sayfaları arasına dönmeliyim; ama önce birisinin kitabı bulması ve sayfaları kapatıp yerine yerleştirmesi gerekiyor. Aksi halde… Düşünmek bile istemiyorum. Burada çok uzun bir süre bu şekilde kalırsam her şeyi, kendimi bile unutabilirim. Hayatıma geri dönmeliyim. Aslında kitap okundukça ben de tekrar yaşamış oluyorum. Sizin deyiminizle kendim olarak yeniden dünyaya geliyorum.
Şöyle bir bakıyorum da etrafıma, ne kadar çok kitap var: yüzlerce, binlerce ve hatta milyonlarca. Benim gibi unutulmaya yüz tutmuş bir o kadar da roman kahramanı. Neden bu kadar çok olduğunu düşünmüyor değilim zaman zaman. Yazılıyorlar ve bir kenarda unutuluyorlar, kayboluyorlar, hiç olmamış gibi. Ya da buna var olmak denilebilir mi ki? Siz de öyle değil misiniz? Kaç kişi haberdar varlığınızdan? Neler yapmaktan hoşlanırsınız, nasıl giyinirsiniz, kimleri ya da neyi önemsersiniz? Hem şimdi zaman da çok değişmiş. Benim yazıldığım zamanlarda böyle değildi. Biz bize, kendi aramızda yaşıyorduk. Şu aralar bakıyorum da sizler birer roman kahramanı gibisiniz, daha çok foto roman ama. Herkes kendi romanının anlatıcısı; bu yüzden olduğu gibi değil de, olmasını istediği gibi anlatıyor romanını. Ya ben öyle miyim? Anlatıcım beni tüm çirkin yönlerimle anlattı kitabında. Görünüşümden tutun da ruhumun en karanlık, en ücra köşelerine dahi ışık tutup gözlerinizin önüne serdi. Tutkularımdan bahsetti, en zayıf yönlerimden, düşünmemem gereken ama eğrelti otu gibi zihnimi kaplayan faydasız, kimi zaman zararlı düşüncelerimden. Hanginiz cüret edebilirsiniz böyle bir şeye? Kendinizle yüzleşmekten hoşlanmayabilirsiniz. En azından ben cesurum. Kendimi olduğum gibi kabul ettim tüm zaaflarımla. Şimdi de karşınızdayım. Yanlışlıkla kitabımdan dışarı firladığım için anlatıcımın esaretinden kurtuldum. İlk defa aracısız sizinle karşı karşıyayım. Ama kitabımın sayfalarını özlüyorum. Yaşamak, anlatıcı olmaktan daha keyifli ve çılgınca. Onun yapamadıklarını ben yapıyorum ne de olsa. Bilmediği bir zamanda, bilmediği bir yerde, bilmediği bir adam! Yani ben, Bay Şapka. Bir şekilde bana şahitlik ediyor ve gördüğü şeyleri sizlerle paylaşıyor. Farkında mısınız bilmiyorum ama sizin dünyanız sıkıcı. Bunu anlamam hiç de uzun sürmedi. Herşeyden önce zaman denen bir kavramınız var ve sürekli bir şeyleri ölçmekle, tasniflemekle meşgulsünüz. Bizim dünyamızın kuralları böyle diyebilirsiniz. Neyse, ben anlayamıyorum, anlamak gibi bir uğraşım da yok zaten. Ha bir de çok fazla kural-kaide var sizin dünyanızda. Hep bir sebepler-sonuçlar silsilesi. Benim çok tuhaf yeteneklerim yok lakin, duvardan geçen, uçabilen, hiç ölmeyen vs.vs. akla hayale sığmayacak yetenekleri olan sıkı dostlarım var. Böyle tek bir tanıdığınız olmadığına dair kitaptaki her bir kelime üzerine bahse girebilirim. Bunları tabi ki üstünlük taslamak için söylemiyorum, olan bu. Haaaa! Bir de… Sınırlı bir dünyanız var, bu doğru. O yüzden her daim kendi kitabımın sayfaları içinde kalmayı tercih ederim bu da doğru. Sınırlardan hiç hazzetmeyen karakterler tanıyorum, benden daha beter. Lakin şurası da var ki sizlerin de benim de, var oluşumuz oldukça farklı düzeylerde dahi olsa, var oluş sebebimiz sınırlar. Zira sınırsızlık yokluk demektir. Sınırlar bir oluş kazandırır, diğerlerinden farklı olma hali, kendine haslık. Beni bir insanın zihnindeki sınırlar var etti, sizi de Tanrınız sınırsızlık, yokluk aleminden alıp, küçük bir kabın içine koyup vücuda getirdi. Sınırlar, hoşunuza gitsin ya da gitmesin sizin de benim de var oluş sebebimiz.
Ayak sesleri duyuyorum. Sanırım yandaki salona girdiler. Birazdan buraya gelirler. Sizlerle sohbet etmek çok keyifliydi; ancak görünen o ki sonuna yaklaşıyoruz. Eminim size kitaptaki maceralarımdan bahsedeceğimi sandınız. Yanıldınız, anlatan anlatmış nasıl olsa. Kendimi anlatmam için küçücük bir fırsat verilmiş, onu da kitaptan bahsederek heba edemezdim. Eğer hayatımı çok merak ettiyseniz bulun da okuyun derim ” Bay Şapka’nın Maceraları” nı. Belki günün birinde şu kütüphaneye yolunuz düşer de beni evinize konuk edersiniz. Son bir itiraf daha: en az benim kadar tuhaf anlatıcım, yanıma kimseyi yakıştıramamış olacak ki kitapta eşim olabilecek bir kadın kahraman yok. Ne büyük eksiklik bunu akıl edememesi. O yüzden romanıma kaldığı yerden devam edilmesini istiyorum. Anlatıcım hayattayken bunu ondan çok istedim; ama zihni hep başkalarının hikâyeleri ile meşguldü. Bir türlü dikkatini çekmeyi başaramadım.
Anlatıcımın zihnindeki hapishaneden bir şekilde kaçtım ve kitabın sayfalarına sığındım. Artık benden haberdarsınız. Ve içinizden birisi, şu kitabı okuyup beni tanıyan, anlayan birisi, romanın devamını getirsin. Artık hem iş hem de hayat arkadaşımla maceralarıma devam etmek istiyorum. Yalnız eşimin mermer kadar beyaz tenli, siyah kıvırcık saçlı olmasını istiyorum. Saçları ne çok uzun olsun ne de kısa. Omuzlarına dökülse kâfi, ama hep toplu olsun. Gözleri zeytin gibi siyah ve kocaman, burnu küçücük olsun. Tabi ağzı da küçücük olsun, zira çok konuşup benden rol çalmasını istemem. Sonuçta hâlâ benim romanım ve eşim de hayalindeki gibi olmalı. Geliyorlar. Evet içlerinden bir tanesi yere düşmüş kitabı fark etti ve bize doğru ilerliyor. Sanırım size veda etmeye bile vaktim olmayacak. Umarım karşılaşırız. Hatta dileğimin gerçekleştiği başka bir romanda. Hoşçakaaaaaa…..