
Yaşlı balıkçı, teknesinde tıngır mıngır sallanır iken korkunç bir gümbürtü kopmuş. Başını kaldırıp bakmış ki bir de ne görsünmüş? Göğün karnı yarılmış ve içinden küçücük bir bebek, teknede yığılı duran ağların üzerine salına salına düşüvermiş. Şaşkına dönen balıkçı, hemen almış küçük bebeği kollarına. Alır almaz da mis gibi bebek kokusu sarıvermiş dört bir yanını. Yüzüne yaklaştırmış melekler gibi uyuyan bebeği, derin derin içine çekmiş kokusunu. Hemen işini gücünü bırakmış evine götürmüş bebeği. Hanımı, kocasının kucağında bebekle içeri girdiğini görünce ne düşüneceğini bilememiş. “Hayırdır bey?” demiş kocasına. Kocası da hayır hayır diyerek olanları anlatmaya koyulmuş. Şu yaşına kadar onca şey görmüş de kadın, böylesini ne görmüş ne de duymuş. Ele güne anlatsalar bunu, kimseler inanmaz; inanmadıkları gibi arkalarından da demediklerini bırakmazlarmış. Kocasına daha da yaklaşmış. Gözlerinin içine bakmış. Güneşli bir gökyüzü kadar berrakmış. Her daim doğruları söyleyen birinin aydınlığı varmış yüzünde. Anlattıkları, her ne kadar inanması güç olsa da, doğruymuş. Bebeği almış kucağına. Dikkatle bakmış yüzüne. Gök gibi maviymiş gözleri, bulutlar kadar beyazmış teni ve günbatımı gibi pespembeymiş dudakları. Ne de olsa gökten gelmiş, göğün kızıymış o. “Adın Gökkız olsun senin güzel bebeğim.” diye fısıldamış kulağına. “Onun gökten geldiğini söyleyemeyiz. Tekneye bırakmışlar deriz. Çocuklar da büyüdüler, hepsi uzakta. Gökkız yaşlılık günlerimizin tesellisi olur. Büyütür gideriz güle oynaya.” Karı koca pek bir mesutmuş. Küçük misafir gelir gelmez evlerine neşe getirmiş.
Günler su gibi akıp geçiyormuş ve Gökkız da büyümüş, su gibi güzel bir genç kız olup çıkmış. Tüm bölgede onun dillere destan güzelliği konuşuluyormuş. Kız büyüdükçe annesiyle babasını bir endişe almış. Bu güzelliğin kızlarının başına bela olmasından korkuyorlarmış. Şükür ki kızları annesinin sözünden hiç çıkmıyormuş. Dış dünyada neler olduğunu hiç merak etmiyor, keşfetmek için sabırsızlık göstermiyor, diğer çocuklarına hiç mi hiç benzemiyormuş. Bu da dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı endişelerini az da olsa hafifletiyormuş. Ama günün birinde telaşlı telaşlı kapı çalmış. Balıkçı da işini bitirmiş, erkenden evine dönmüş o gün. Merakla açmış kapıyı; çünkü konu komşu olsa uzaktan seslenirler, kapıyı çalmadan içeri giriverirlermiş. Gelenler yabancı olsa gerekmiş. Kapıyı açtığında tahmininde yapılmadığını anlamış. Daha önce civarda hiç görmediği iki adam duruyormuş karşısında. Denizin diğer yakasından geldiklerini, günlerdir denizde olduklarını, sıcak bir ev yemeğine hasret kaldıklarını, Tanrı misafiri kabul edip edemeyeceklerini sormuşlar. “Tanrı misafiri olur da kabul edilmez mi hiç?” diyerek içeri buyur etmiş gelenleri. Karısıyla kızı güzel bir sofra hazırlamışlar misafirlere hemen. Yemekler yenmiş, kahveler içilmiş. Misafirler izin istemişler yola koyulmak için ve tekrar geleceklerini söyleyerek ayrılmışlar evden. Arkalarından bakarken balıkçı “Çok tuhaf.” demiş eşine. “Bunlar hiç karşı kıyının insanlarına benzemiyorlar. Onlar gibi konuşmuyor, onlar gibi de görünmüyorlar ve günlerce denizde seyahat ediyormuş gibi bir halleri de yok. Hem tekrar geri geleceklerini söylemeleri de çok tuhaf.” “Gittiler işte, hiç bunları düşünme sen.” demiş demesine karısı balıkçıya ama o da bir gariplik sezmiyor değilmiş.
Birkaç gün sonra misafirleri unutmuşlar bile. Günlerin hengamesine kapılıp gidiyorlarmış ki Kral’ ın geleceği haberi ile yer yerinden oynamış. Tüm halkı almış bir telaş, balıkçı ve ailesi dışında tüm halkı. Ne Kral’ ın onlardan bir alacağı, ne de onların Kral’dan bir isteği olabilirmiş çünkü. Bu koşturmacanın arasında tek dingin yer onların eviymiş sanki. Beklenen gün gelmiş ve Kral maiyetiyle teşrif etmiş nihayet. Halk sokaklara dökülmüş en güzel kıyafetleriyle. Bir tek balıkçı ve ailesi evlerindeymiş. Halk merak içinde beklerken sebebi ziyaretini, balıkçının evine gidivermiş Kral. Anlaşılmış niyeti, balıkçının güzel kızıymış tüm bunların sebebi. Balıkçı karşısında görünce Kral’ı çok şaşırmış. Kral günler önce evine gelen ve tekrar geleceklerini söyleyen o iki adamdan biriymiş. Kral evi biliyormuş nasılsa. Hemen içeri geçmiş ve Gökkız’la evlenmek istediğini söylemiş balıkçıya. Balıkçı hayır dese bir türlü, evet dese gönlü hiç mi hiç razı değilmiş bu işe. Lakin Kral, kızına eş olmak için fazlasıyla büyükmüş ondan. Gökkız ise tüm bu olacakları bilmiyormuş gibi hiç şaşırmış gözükmüyormuş. Babasının da izni olursa Kral’ ın isteğini kabul ettiğini söylemiş. Ne desinmiş balıkçı bir yanda kızı, bir yanda Kral. Tamam demekten başka çaresi yokmuş.
Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Gözler o ana dek Gökkız kadar güzel bir gelin görmemiş. Kırk günün sonunda artık Kral eşine kavuşmak için sabırsızlanırken, komşu ülkenin düşman saldırısına uğradığı kara haberini getirmiş ulaklar. Hemen hazırlıklara başlanmış, yola çıkılmış. Düşman, topraklarına girmeden bozguna uğratılmalıymış. Beklediklerinden çok daha dişliymiş düşman. Savaş tam kırk ay sürmüş. Kral’ ın Gökkız’ı düşünmeden geçirdiği tek bir günü bile yokmuş. Nihayet savaş bitmiş, düşman geri gönderilmiş, Kral da yurduna geri dönmüş. Büyük bir mutluluk içinde Şato’suna adım atmış. Gelir gelmez de Gökkız’ ı sormuş. Tam yanına gitmek üzere adımını atacakken telaşla adamları gelmiş yanına. Kardeşinin çok hasta olduğunu söylemişler, hayatta kalması neredeyse mucizeymiş. Hemen gerisin geri dönmüş ve Gökkız’ ı göremeden yola koyulmuş. Kardeşinin ülkesine vardığında, onu ateşler içinde bulmuş. Kardeşiyle ilgilenmiş, ülkesindeki işlerle meşgul olmuş. Aylar sonra iyileşmiş kardeşi ve nihayet Kral da çok özlediği eşine bir an evvel kavuşabilmek için yola koyulmuş. Ülke topraklarına ayak bastığında günlerdir yağmur yağdığını söylemişler onu karşılamak için bekleyen adamları. Nehirler taşmış ve daha da fenası Şato’nun ülkeyle bağlantısını sağlayan köprü de yıkılmış. Yapılması günler sürermiş. Bu haber hiç hoşuna gitmemiş Kral’ın ama beklemekten başka da birşey gelmezmiş elinden. “Çok tuhaf. Gökkız’la evlendiğimden beri başıma gelmeyen kalmadı.” diye düşünmüş. Yine de aklına kötü şeyler getirmemeye çalışarak günlerini geçirmiş ve sonunda köprü tamamlanınca Şato’ya gelmiş. Gökkız’ı balkonda görmüş, onu bekliyormuş. “Merak etme. Geldim ve artık bir yere gitmiyorum.” demesiyle birlikte büyük bir gümbürtü kopmuş. Yer gürültüyle sarsılmış. Büyük bir korkuya kapılmış Kral. Bir an evvel kendini Şato’ ya atmak istiyormuş. Adımını atmış ve yer kulakları sağır edici bir sesle yarılmaya başlamış. Şato ile daha doğrusu Gökkız ile arasında büyük mü büyük bir yarık varmış şimdi ve büyümeye de devam ediyormuş. “Hâlâ anlamadın mı?” demiş Gökkız. “Israrında devam edersen, bunu hayatınla ödersin. Ben senin eşin değilim, hiç bir zaman da olmayacağım.” ” Peki o zaman neden benimle evlenmeyi kabul ettin?” diye sormuş Kral. “Evlenmem gereken kişi kardeşindir. O adil bir Kral. Herşeyden önce ülkesini ve halkını düşünüyor. Ben ona göklerin hediyesiyim.” Mecbur kabul etmiş Kral. Bu, onun çok daha ötesinde büyük bir gücün isteğiymiş.
Gökkız kardeşi ile evlenmiş ve tamı tamına kırk tane çocukları olmuş. Hep birlikte mutlu mesut yaşarken süre dolmuş ve Gökkız’ ın geldiği yere, göğe dönme vakti gelmiş. Kral ve Gökkız bahçede oturup çocuklarını büyük bir mutlulukla izlerken gökyüzü açılmış ve yere doğru bir merdiven uzanmış. “Artık gitmeliyim.” demiş Gökkız ve merdivenleri çıkmaya başlamış teker teker. Kral ve çocukları da arkasından yetişmeye çalışmışlar; fakat ne mümkün? Gökkız adımını atar atmaz merdivenin basamağı boşlukta kayboluyormuş. Çaresizce bakakalmışlar Gökkız’ ın ardından. “Merak etmeyin.” demiş onlara. “Daima birlikte olacağız.” ve bulutların ardında kaybolmuş. Çok üzülmüş Kral. Günlerce geri dönmesini beklemiş nafile. En sonunda umudunu kesmiş ve yeraltı Krallığına yerleşmeye karar vermiş. Engel olmaya çalıştılarsa da kararından döndürememişler Kral’ı. Yeraltı Krallığının kapısı tek taraflı imiş. Sadece dünyadan açılırmış kapısı ve bir kez o kapıdan giren, bir daha geri dönemezmiş ne olursa olsun. Kral da kapıdan geçmiş ve kapı büyük bir gürültüyle kapanmış. Çocukları Kral’ ın gidişinin ardından bir taraftan anneleri, bir taraftan da babaları için günlerce ağlamışlar. Annelerinin hasretiyle kolları göğe doğru uzanmış, çatallanmış, dallara ayrılmış; babalarının hasretiyle de bacakları toprağı delmiş, yerin derinliklerine uzanmış ve yere tutunmuş sımsıkı. Kırk çocuğun her biri de birer ağaca dönüşmüşler. Gökten yere, yerden göğe yol olmuş; yer ile göğü birbirine bağlamışlar. Yerden alıp göğe, gökten alıp yere vermişler. Gel zaman git zaman insanlar buraya Kırkağaç adını vermiş. Her kim ki gönülden sevdiğinden haber almak isterse buraya gelir ve hiç bir zaman geri çevrilmezmiş. Bu hikaye de burda bitmiş; ama kırkağacın her biri başka başka hikayelerde yer almakta imiş.