
Kendini bildi bileli babası gibi olmak istiyordu. Daha küçücük bir çocukken bile kaçıp kaçıp babasının atölyesine gelir, bıkmadan usanmadan saatlerce onu izlerdi. Babası yörenin en iyi çini ustasıydı. Kararını vermişti. Bu, gelip geçici bir hevesten çok daha fazlasıydı. O da rızkını bu işten kazanmak istiyordu. Yaradan onun hesabına ne kadar pay biçtiyse o kadarına razıydı; azsa az çoksa çok. Babasına kararını açıklayıp onun çırağı olmak istediğini söylediğinde hiç şaşırmadı babası. “Bunun olacağını biliyor, sadece zamanını bekliyordum.” dedi. Nasıl bilebilirdi ki, asıl şaşıran kendisi olmuştu. “Doğduğun gece gökyüzü pırıl pırıldı. Yıldızlar elimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakın. İşte o yıldızlardı bana senin geleceğinden haber veren.” ” Daha başka neler söylediler geleceğimle ilgili baba?” Kısa bir bakış attı oğluna ve işine geri döndü. Konuşmanın sonlandığını anlamıştı. Babası tekrar konuyu açana değin bekleyecekti artık; ama umutluydu. Babasının kelamını hayra yordu ve kolaylıklar dileyerek çıktı gitti yanından. Kapanan kapının ardından başını kaldırıp baktı babası. Düşünceli gözüküyordu. Zaman gelip çatmıştı demek ki. Oğlu, adı nesilden nesile aktarılan büyük bir çini ustası olacaktı. Doğduğunda yıldızlar açık açık bunu göstermişti. Merakına yenik düşüp oğlunun yıldız falına bakmıştı. Dedesi babasına, babası da ona öğretmişti yıldızname çıkarmayı. O oğluna öğretmemişti ve öğretmeyecekti de. Zaten oğluna baktığı da son olmuştu. Hiç çıkarmamış olmayı da dilerdi. Bir baba için oğlunun çetin sınavlara maruz kalacağını bilmek, her ne kadar tevekkül sahibi olsa da, zordu. Yanılmış olmayı diliyordu, bunu kalbinin derinliklerinden pirü pak bir pınar gibi dilemişti. Oğlunun eline bir kez olsun fırça verip ondan denemesini istememişti, heveslenmesin, çini kalbini ele geçirmesin diye. Bugün kaderin önünde duramayacağı gerçeği bir kez daha soğuk su gibi suratına çarpılmıştı. Hikmetinden sual olunmaz ki diyerek ferahlatmaya çalıştı gönlünü. Madem ki olacak olan olacaktı, o da kendisine biçilen rolü layığıyla yerine getirecek, oğluna var olduğu süre boyunca destek olmak için de elinden geleni yapacaktı.
Ertesi sabah çağırdı oğlunu yanına. Gece de çok iyi uyuyamamış sabahı zor etmişti. Oğluna oturmasını işaret etti. “Bu, ömrünü vereceğin bir iş olacak. Madem ki kararlısın bugünden tezi yok başlıyoruz. Şimdi senden bir yolculuğa çıkmanı istiyorum. Şu kocamış yer kürede gözünün görebildiği ne kadar renk varsa hepsini bul ve evine dön.” “Ama baba…” dedi. “İsteğini yerine getirmeye ömrümün vefa edeceğini hiç sanmam.” “Dünya, evrende küçücük bir toz zerresi. İnan bana senin sandığın kadar büyük değil. Haaaaaa, madem ki büyük olduğunu düşünüyorsun, sen ondan da büyük ol. İş çok, nefes sayılı. Haydi uğurlar ola.” diyerek vedalaştı oğluyla. Oğlunun kafası karışık düştü yollara. Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti. Ne yana baksa başka bir renk, hiçbiri bir diğerinin aynısı değildi. Artık gözlerini kapattığında bile göz bebeği ile göz kapağı arasında renkler gelip geçiyordu. Uzun bir yolculuktan sonra eve döndü. Ne kadar zaman geçti hiç bilmiyordu. Acaba herşeyi ve de herkesi bıraktığı gibi yerli yerinde bulabilcek miydi? İşte evi oradaydı. İçeri girer girmez hemen atölyeye koştu. Babası oradaydı ve aynıydı; fazladan beyazlayan tek bir tel saçı bile yoktu. “Beklediğimden uzun sürdü evlat. Umarım beni bu kadar bekletmene değmiştir.” Yüzünde mahçup bir ifade ile gülümsedi oğlu. ” Şimdi biraz dinlen. Tekrar bir yolculuğa çıkacaksın.” Tam ağzını açmaya hazırlanıyordu ki oğlu, omzuna vurdu sevgiyle. Kendisiyle başbaşa bıraktı bir süre; yolculuğunu sindirsin, güzelce bir dinlensin diye. Hiç ilişmedi oğluna. Sonra bir gün tekrar yanına çağırdı. “Eeeeee evlat! Yolculuk vakti geldi çattı. Umarım gördüklerini zihnine kazımışsındır.” Bir süre sustu, oğlunu düşünceleri ile başbaşa bıraktı. “Şimdi ikinci bir yolculuğa daha çıkacaksın. Bu sefer Yaradan’ ın kaleminden çıkan tüm şekilleri fark etmeni istiyorum senden. Yalnız bu daha da zorlu bir yolculuk olacak; yüce bir dağın zirvesindeki gölden, deniz altındaki mercanlara kadar, kuşların kanadından tut da balıkların üzerindeki pullara kadar, tüm hayvanlar, bitkiler… Aklına gelip gelebilecek ne varsa. Uyanık ol ve hiç birini gözden kaçırma.” Babasına direnç göstermenin faydası yoktu. Hem madem ki ilkini yerine getirmişti, bunu da yapabilirdi. Yolculuk ne kadar zor olursa olsun bunu düşünme, adım adım ilerle diyerek avuttu kendini. Babasının hayır duasına alarak çıktı yola. Bu sefer gerçekten ihtiyacı vardı. Günler günler boyu araştırdı. Hayreti her geçen gün büyüyordu. Bu, nasıl bir zekanın ürünü olabilirdi ki? Gözlerimizin önünde an be an cereyan eden, baştan ve baştan ve tekrar baştan oluşturulan güzelliği fark etmeden, ruhumuzun bu güzelliklerle titreşmesine izin vermeden, şekil almayan bir çamur gibi göçüp gidiyorduk bu diyardan. Gördüklerini kendine katmıştı katmasına ama ona çok ağır gelmişti. Bunları sindirmeye ihtiyacı vardı.
Evine vardığında önce bir dinlenip toparlanmanın daha yerinde olacağını düşünerek hemen yatağına attı kendini. Gözlerini açtığında babasını başında beklerken buldu. “Günlerdir uyuyorsun evlat. Bir ara yolculuğundan daha uzun süreceği korkusuna kapıldım.” dedi hafifçe gülümseyerek. “Annen sana birşeyler hazırlıyor. Önce güzelce bir karnını doyur, sonra hasbihal etmek için çok vaktimiz olacak.” diyerek ayrıldı yanından. Her şey bir rüya gibiydi. O da bir rüyanın içindeydi sanki. Bunu biliyor; fakat bir türlü uyanamıyordu. Birkaç kelimeyle, uzun uzun sohbet ettiler babasıyla. Onların sohbeti hal diliyle idi. Başka türlü nasıl anlatabilirdi ki babasına yolculuğunu. Gördüklerini anlatacak kelimeler varsa da, o bunları bilmiyordu. Hoş bilebilecek bir insan evladı olduğunu da sanmıyordu ya. Eline fırçayı verdi babası. “Yaradan’ın adıyla başla her zaman ki kalbine ilham olsun, kalbinden eline yol olsun.” ” Daima baba, hiç şüphen olmasın. Lakin nasıl yaparım? Daha önce fırçayı elime almışlığım bile yok.” “Ah evlat! Herşeyi gördüğünden ibaret sanıyorsun. Görünen, görünmeyenin küçücük bir parçası sadece. Bunu daima hatırla. O uzun uyku niyeydi sanıyorsun. Sandığından kat be kat fazlasını biliyorsun sen. Kalbinden şüpheyi at ve başla.” Günlerdir susuz kalmış gibi, kana kana içti o güzelin sunduğu şerbetten. Şimdi de kendinden yayılan o baş döndürücü kokuya engel olamıyordu. Şekiller fırçasının ucunda raks ediyor, izlemeye doyulmayan bir ziyafet sunuyordu. Baba, yalnız bıraktı oğlunu. Bu huşu haline tanık olmak, insanın mahremine girmek gibiydi.
Gözlerine inanamadı babası. Daha önce yapılanların hiç birine benzemiyordu. İnsan elinden çıkmış olamayacak kadar güzeldi. Renklerin ahengi, kompozisyonun derinliği baş döndürüyordu. Kendisine büyük bir merakla bakan oğluna başını sallayarak cevap verdi. Yüzünde onay dolu bir ifade vardı. Kısa bir süre sonra dilden dilden yayılmaya başladı oğlunun adı. Yüce dağları, engin denizleri, uçsuz bucaksız çölleri aştı namı. Herkes, onun bu dünyaya ait olamayacak kadar güzel çinilerinden bahsediyordu. Ünü büyüdükçe de daha çok hırslanıyordu. Hep daha güzelini yapmak istiyordu. Artık iş öyle bir raddeye geldi ki yemek yemiyor, uyumuyor, konuşmuyor, atölyesinden bir an olsun çıkmıyordu. Ruhunun nefes alacak hâli kalmamıştı ve olmuyordu. Tıkanmış kalmıştı ve hâlâ çalışmaya devam ediyordu. Sinirleniyordu, hıncını kendinden, etrafından çıkarıyordu. Babası iyiden iyiye endişelenmeye başladı. Böyle giderse sonu iyi değildi. Oğlu sonsuz bir labirentte kaybolacak ve çıkmak için yapılması yasak olanı yapacak, dönüşü olmayan tek kural ihlalinde bulunacaktı. İşi ele alma vakti gelmişti. İşe yaramasını dilemekten başka çaresi yoktu, ola ki Yaradan yardımını esirgemesin ondan. Oğlunun karşısına oturdu. “Oğul!” diye başladı söze. “Neden bu kadar çok boşluk bırakıyorsun? Daha fazla motifle doldursana yüzeyi.” Şimdi şaşkın şaşkın suratına bakıyordu babasının. “Bu adam neler diyor böyle?” der gibiydi bakışları. “Olur mu hiç baba? Bana sen demiştin ya çiniyi anlamlı kılacak olan boşluklardır diye. Boşluklar değil midir motifin dile gelmesine sebep olan?” “Güzel!” dedi babası. “Madem ki dediklerimi unutmamışsın neden kendine de bunu yapmıyorsun? Biraz ara ver, boşluk bırak, rahatla. Şu atölyeden hiç çıkmıyor, durmadan çiziyor, çiziyorsun. Belki sen farkında değilsin ama, nefes alış verişin bile gerginliğini belli ediyor. Biraz başka şeylerle meşgul ol. Dinlen, inan bana işe yaradığını göreceksin.” Babası haklıydı. Hayat da çini gibiydi nihayetinde, denge önemli bir unsurdu.
Ertelediği ya da kibarca geri çevirdiği davetler vardı. Artık toplum içine karışmanın vakti gelmişti, ne de olsa zamanı vardı. Davetlere katıldıkça daha çok çağırılıyor, davetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Ne de olsa yaptığı çiniler muazzamdı ve bu git gide ona olan hayranlığın artmasına sebep oluyordu. Eve gelmediği günler dahi oluyordu. Bu sefer de kendini zevki sefaya kaptırmış, sanatını savsaklamaya başlamıştı. Babası yeterince açık konusamamıştı demek ki. Yine iş çığrından çıkmak üzereydi. Sağlığı da gitgide kötüleşiyordu. Günler sonra nihayet oğlu eve geldiğinde, babasını yatakta istirahat ederken buldu. Telaş içinde yanına gitti, önemli bir rahatsızlığı olmadığını umarak. “Geldin demek evlat. Yüzünü gören cennetlik. Konuştuğumuz günden beri atölyeye girdiğini de pek görmüyorum.” Oğlu biraz mahçup “Dediğini yapıyorum baba. Biraz ara vermemi söylemiştin.” Nasıl da işine geldiği gibi anlıyordu. “İlahi oğul! Ben sana dengeyi sağlamanı söyledim; ama bu defa da sanatını boşladın. Hem en büyük sanatçıyı düşün. Sanatçı eserinden anlaşılır. İnsanlık hâlâ evreni anlamaya çalışıyor. Diyor mu bize hiç ” Şunu şöyle yaptım çünkü bunu demek istedim.” vs. Senin elinden çok dilinden çalışıyor. İnsan bir bütündür oğul. Sanatında da hayatında da dengeli ol, merkezde kal. Nefesim gitgide tükenmede, gözümü arkada bırakma.” “O nasıl söz baba?” diyerek telaşla sözünü kesti babasının. “Korkma evlat. Ruhun dengeli olursa, şu hayatta üstesinden gelemeyeceğin hiçbir şey olamaz. Hadi atölyene git bakalım biraz. Malzemelerin seni özlemislerdir hı?” Gülümsedi sevgiyle, oğlu da aynı şekilde karşılık verdi babasına. Saçlarına dokundu çekingen, başını önüne eğdi ve yanlış birşey yapmış gibi koşar adım gitti atölyesine. Nasıl da özlemişti bu kokuyu. Tek tek dokundu gözüne ilişen ne varsa, nasıl bu kadar uzak kalabildiğine hayıflanarak. Hemen üstünü değiştirip çalışmaya başladı. Zamanı gelince bıraktı, diğer işlerini de aksatmadı. Babasını yanlış anlamamaya, onu hayal kırıklığına uğratmamaya kararlıydı bu sefer.
Babasıyla da daha çok vakit geçirmeye başladı. Gece baş ucuna oturuyor, uyuyana kadar ona sevdiği kitapları okuyordu. O gecelerden birinde bileğini kavradı babası, bir tüy kadar hafif parmaklarıyla. Başını kitaptan kaldırdı. Yaklaşmasını işaret etti babası. Başını uzattı ona doğru. “Hayat sınavlarla dolu. Sana elimden geldiğince yol göstermeye çalıştım. Bir süre uzak kalacağız. Daima merkezde kal.” dedi ve hafif aralanmış ağzından son nefesiyle birlikte ruhu kuş olup uçtu gitti. Günlerce çıkmadı odasından. Atölyeye bile giremiyordu. Üzüntüden bitap düşmüş bir şekilde uyku ile uyanıklık arasında gidip gelirken omuzuna bir el dokundu ve yavaşça süzüldü kapının aralığından. İrkilerek gözlerini açtı tamamen ve o da gitti hemen arkasından. Bu sadece bir histi, ama son derece gerçek bir his. Atölyenin kapısı aralıktı. Yoksa….. Babası?… Büyük bir umutla girdi içeri. Tabi ki bomboştu. Sandalyeye çöktü ve masaya kapanıp için için ağladı göz yaşları kuruyana değin. Artık ağlamaktan bitap düşmüştü, içinde birşeylerin kıpırdadığını hissetti. Babası onu hiç bırakmamıştı ki. Evden uzaktayken bile onunlaydı. Oğluydu onun ve içinde ondan kocaman bir parça vardı. Bu bedende olduğu müddetçe kalbinde, zihninde, bedeninde… Onun çamuru babasının çamurundan bir parça eklenerek karılmıştı. Bunu fark etmek rahatlamıştı onu. Tüm korkularından, endişelerinden sıyrıldı bir anda. Ne zaman yolunu şaşırsa, kutbu babası olacaktı.