
Şu uzuuuuun mu uzun ömrümde şahit olduklarımı anlatmaya kelimeler kifayetsiz, düştüğüm hayretleri vurgulamaya bilcümle noktalı işaretler dilsiz kalır. Ne kadar uzun olabilir diyebilirsiniz. Ben diyeyim üç yüz siz deyin üç yüz elli yıl. Nesin sen böyle dediğinizi duyar gibiyim.Bir bıçak!!! En iyisi daha da fazla kafanızı karıştırmadan hikayemin en başına gidelim.
Seneler seneler evvel komşu ülkenin Sultanı, namı dağları, denizleri aşmış yüceler yücesi Padişaha kadim dostluklarının bir nişanesi olarak şu yeryüzünde olup olabilecek en keskin ve körelmek nedir bilmeyen bıçağı hediye etti. Büyük bir memnuniyetle kabul etti bunu Padişah. Eline aldı, özenle evirdi çevirdi. Son derece sade bir bıçaktı. Sarayın mutfağının incisi olan aşçıbaşına verecekti bu bıçağı. Padişah ona gönülden bağlıydı. Yaptığı her yemek şifalıydı sanki ve bir o kadar da lezzetli. O saraya geldiğinden beri bir kere bile hasta olduğunu hatırlamıyordu. Atölyesinde kendi narin elleri ile bıçağın kabzasına ” Mideler doysun, gönüller şifa bulsun.” yazısını eski harflerle işlemişti. İşte bu, beni ben yapan mührün ta kendisiydi.
Aşçıbaşı, Padişahın lütfundan mahçup beni ellerine alır almaz, anladım neden Padişahın gönlünde taht kurduğunu. Sanki camdan yapılmışım da her an kırılabilirmişim gibi tutuyordu beni ellerinde. Avucuna aldı ve sımsıkı sarıldı parmaklarıyla. Pamuklar içindeydim sanki. Onunla beraber olduğum zamanlar, halimden en mutlu olduğum anlardı. Senin de halin mi olur demeyin sakın. Sizin içinizdeki o özden bizlerde de vardır eser miktarda ve o bunu bilirdi. Her şeyin hâlinden anlardı.
Mutfaktan aşçıbaşı sorumluydu; fakat yalnızca Padişah’ ın yemeklerini kendi elleriyle hazırlar, hiçbir aşamasına kimse müdahil olmazdı. O varken mutfakta insan sesi yerini bıçak, tencere, ocak seslerine bırakırdı. Gereksiz lakırdıdan hiç hoşlanmazdı aşçıbaşı. İnsanın nefesi sayılıydı ve boşa konuşup da onu çarçur etmek ziyanlıktı. Hele ki ağzınız hayra açılmadıkça hiç açılmasın daha iyiydi. Aşçıbaşı mutfakta olmadığı zamanlarda, işte asıl şamata o zaman başlardı. Dedikodular, kavga kıyamet, bağırış çağırışlar havada uçuşurdu. Aşçıbaşının sebebi olduğu o naif, huzurlu atmosferden eser kalmaz, yerini her an patlamaya hazır bir havaya bırakırdı. İşte ben onun yokluğunda öğrendim insan denen varlığın nasıl birşey olduğunu.
Bir defasında hiç unutmuyorum, mutfağın kilerinden sürekli olarak malzemeler azar azar aşırılıyordu. Söylentiler ayyuka çıkmış, neredeyse Padişah’ ın kulağına gitmek üzereydi ki hırsızlığın asıl mesulleri bu işten yakayı sıyırmanın yana yakıla bir yolunu ararlarken bekledikleri fırsat ayaklarına geliverdi. Mutfakta getir götür işlerine bakan çok saf ve toy bir delikanlı vardı. Haremdeki cariyelerden bir tanesinin canı meyve çekmiş. Ne yapıp ne ettiyse bu isteğini bastıramamış ve kimseler görmeden gizli gizli Haremden çıkmış. Saray o kadar büyükmüş ki bir taraftan kaybolmaktan korkuyor bir taraftan da mutfağa nasıl gideceğini bilemiyormuş. Tam da kara kara düşünürken yüzünden masumiyet akan toy delikanlıyı görüp ondan istemiş. Bu masum ricayı yerine getirmek üzereyken yakalandı delikanlı hem de asıl hırsızlar tarafından. Aşçıbaşına haber verildi durum hemen. Delikanlı sorguya çekildi ama ağzını bıçak açmıyordu. Konuşsa işler sarpa saracaktı çünkü. Dedim ya aşçıbaşı halden anlardı. Biliyordu işin aslının göründüğü gibi olmadığını, biliyordu bilmesine ama gelin görün ki delikanlı da ser verip sır vermiyordu. Çareyi delikanlıyı sessizce Saraydan göndermekte buldu onu koruyabilmek için. Ağzım yok dilim yok ki anlatayım olanları. İş ibadettir diyerek aldı beni eline. Uzvu gibiydim onun. Tüm varlığıyla bana doğru akardı. Her yemeğe kendinden birşeyler katardı. Bu yüzden Saraydan birkaç günlüğüne ayrılacak olsa dahi Aşçıbaşı’nı da yanında götürürdü Padişah. Konuşamasam da haksızlığı göz ardı edecek değildim ya. Kesmek için beni her kaldırıp indirişinde mukavemet gösteriyordum ona. Yapılan haksızlıklar herşeye sirayet eder, olduğu yerde kalmaz öylece. İşte o an emin oldu Aşçıbaşı. Kısa bir süre sonra da ilahi adalet tecelli etti de gerçek hırsızlar ayrılmak zorunda kaldılar Saraydan.
Aşçıbaşının vefatı ile onun gölgesindeki huzurlu günler sona erdi. Vefatından bir süre evvel muhtaçları doyuran bir dergâha emanet etti beni. Yemeklerine şifa katan kerametin kendisinden değil de benden olduğunu düşündüğünden (ne yüce gönüllülük) en çok orada faydalı olabilirdim. Uzun yıllar boyunca ikametgahım orası oldu. Dur durak bilmeden çalıştım canlarla beraber; ancak zaman değişir de insanlar değişmez mi hiç? Asil ruhlu canlar da mumla aranır hâle geldiler ve gel zaman git zaman dergâh kapandı. Sonrasında birçok yer gezdim; ama asıl bahsetmek istediğim son bulunduğum yer.
Sarayda doğduğum ve üstümde Padişahın el yazısını taşıdığım için çok değerli olduğumu söylediler. Kökleri Saraya uzanan bir aile, beni müzayededen yüklü bir miktar karşılığında satın aldı. Büyük bir köşke getirdiler beni ve misafirlerini kabul ettikleri salonun en göze çarpan yerinde, altın varaklı bir çerçeve içinde duvara astılar. Keyfim pek yerindeydi. Kocaman bir ailenin yaşadığı bu köşkte çok sayıda çalışan da olduğundan, bir de misafirler hiç eksilmediğinden, olaysız bir gün bile geçmiyor ve çoğu da benim karşımda cereyan ediyordu. Ah ne sırlar, ne entrikalar dönüyordu bir bilseniz. Bu işin iyi bir yere gitmeyeceği belliydi ve öyle de oldu.
Evin beyi orta yaşların neredeyse sonuna gelmiş dayanmış, yaşına rağmen oldukça yakışıklı bir adamdı. Genç eşi ise göz alıcı güzelliğine rağmen bunu hiç bir zaman ön plana atmayan, olgun mu olgun bir hanımefendi. Evliliklerin hikâyesi de oldukça ilginçti. Her ikisinin de babaları beraber büyümüş kadim dostlarmış. Hemen hemen aynı zamanda evlenmişler lakin Hanım’ın anne ve babası yavrularına çok geç kavuşabilmişler. Biri diğerine takılırmış her seferinde; elinizi çabuk tutun da dünür olalım şu çocuklar büyüdüğünde, kadim dostluğumuzu akrabalıkla taçlandıralım diye. Her iki adamın gönlünden geçen de buymuş, tabi kader de onların istediğini ister ise. Ve beklenen bebek nihayet yirmi yıl sonra gelmiş. Arada çok yaş farkı olmasına rağmen kısmet bu ya, beyefendi bir türlü evlenmemiş ya işlerin yoğunluğundan ya da gönlüne göre birisi karşısına çıkmadığından. Beyefendi işleri ile son derece meşgulken zaman akıp geçmiş, genç kız yetişkin bir hanımefendi olmuş çıkmış. Bir aile toplantısında seneler sonra karşılaşan genç hanım ve beyefendi hayran kalmışlar birbirlerine. Ve dilenen olmuş kısa sürede evlenerek beyefendinin ailesinin oturduğu köşkte yuvalarını kurmuşlar. Birbirini tamamlayan iki insan, mükemmel bir çift; fakat evlendiler evleneli onları çekemeyen nazarlar hiç eksik olmamış üzerlerinden. Bey’in genç eşini türlü çeşitli söylentilerle karalayarak köşkten göndermek isteyen o kadar çok insan vardı ki, şaşırıp kalırdım; hiç kimseye zararı olmayan kendi işinde gücünde olan biriyle ne zorları olabilir diye. Bir zorları yokmuş meğerse de benim güzel kalpli hanımım sadece yollarına çıkan aşılması gereken bir engelmiş onların gözünde. Beyefendiye yavaşça zerk edilen zehir gibiydi sözleri. İlk önce imalı sözlerle başladı ve dozu giderek arttırılarak açık seçik iftiralarla geldi gerisi. Beyefendinin başlarda bu sözlere karnı toktu. O kadar emindi ki eşinin sevgisinden. Gelin görün ki şüphe tohumları saçılmıştı bir kere ve yalan sözlerle kararan kalbinde, en sevdiği yer olan karanlıkta büyük bir hızla büyüyordu. Bir kişiden duysam neyse de diyordu… Zihninin düşüncelerden bulandığı bir gün yatıştırmak için kendini fazlaca alkol almıştı. Bu zaten bulanık kafasını daha da bulanıklaştırdı ve eşine hiç hak etmediği sözler sarf etmeye başladı. Güzel hanımım şaşkınlıktan afallamış, duyduğu iftiralara, eşinin sarf ettiği sözlere inanamıyordu. Gözlerinden yaşlar oluk oluk akarken, eşini masumiyetine inandırmak için nafile bir çaba harcıyordu. Beyefendinin gözleri eşinin sevgisine kördü sanki. Eşinin onu gözyaşları ile de aldattığını düşünerek gözü döndü bir anda, beynindeki şarteli bir el indirdi sanki ve kalbi de beyni de devre dışı kaldı; küçük ama dipsiz bir boşluk. Sonrası benim için de çok acı. Olayı başından sonuna kadar büyük bir üzüntüyle ve çaresizce izleyen bendenizi, dirseği ile içinde olduğum çerçevenin camını büyük bir gürültüyle kırarak olduğum yerden bir hışımla aldı ve direkt olarak eşinin kalbine sapladı. O an çok güçlü bir elektrik akımına kapıldım sanki, şimşekler çaktı ve ben herşeyi gördüm hanımımın kalbinde evrenin yaratılışından bu yana. Kalplerde olanı Tanrıdan başka hiç kimse bilemez diyorlar ya ne kadar da doğruymuş. Beden kılıfının ardına saklanmış çünkü… Ve ben o kalbe dokunduğumda eşine olan büyük sevgisini ve bir o kadar da kalbinin paramparça oluşuna şahit oldum ve kalbinde bir yaraya…
Artık bir suç aleti olduğum için, Hanımımın kanı üzerimde, beni bir çuvalın içinde karanlık bir köşeye fırlatıp attılar. Bir kötülüğe alet olmamın cezasını çekiyorum şimdi, ne kadar süreceğini bilmeden hüzünlü bir bekleyiş içinde. Bir taraftan da yazgımın mührü kendini gösterip de kalbindeki yaraya şifa olur muyum? Bilinmez, ama buna inanmaktan başka çarem de yok bu amansız günlerde…