
Bir kez daha hayal kırıklığına uğramıştı. Kendini yıkık dökük hissediyordu. Bir an evvel üstünü değiştirip yatağa devrilmekten ve yüzyıllar boyu uyumaktan başkaca bir dileği yoktu. Anahtarı çevirdi sessizce. Şansı varsa ev halkıyla karşılaşmadan doğruca odasına süzülüverirdi. Kapıyı açıp içeri girdi. Şöyle bir bakındı etrafına. Annesi de dışarı çıkmış olmalıydı. Babası zaten bu saate gelmezdi. Derin bir nefes aldı. Duşa girse suyla beraber bütün kirini pasını atacaktı belki ama bu yaşamaya dair isteklilik gerektiren bir şeydi. Hevesi yoktu şu an. Bir an evvel derin bir uykuya dalmak ve kısa bir süreliğine de olsa yok olmak istiyordu. Hiç olmak, hiçliğin tadını çıkarmak. Üstünü değiştirdi, yatağa uzandı, sımsıkı örttü üstünü ve birkaç damla gözyaşı akıttıktan sonra uyuya kaldı.
Ne kadar süre uyudu bilinmez. Gözlerini açtı, bir tüy kadar hafifti. Ansızın hatırladı sonra, ezici bir ağırlık çöktü üstüne. Tüm umutlarını bu görüşmeye bağlamıştı oysa. O kadar emindi ki olacağından. Görüşme çok iyi geçmişti. Belediye, yeni bir kültür sanat merkezi için proje başlatmıştı. Projeyi yürütebilecek mimarlar arıyordu. O da şu ana kadar bulunduğu projeleri içeren oldukça hacimli bir dosya hazırlamıştı. Tecrübelerine ve yeteneğine güveni sonsuzdu. Beklediği olmuş, dosyası incelenmiş, çok beğenilmiş ve görüşmeye çağrılmıştı. Belediye başkan yardımcısının da bulunduğu bir heyetle görüşmüş ve özgeçmişinden ne kadar etkilendiklerini her birinin gözlerinde görmüştü. Ne olmuştu ki şimdi, niçin olmuştu da olmamıştı? Hoş ne önemi vardı ki? Son yıllarda hayatında yolunda gitmeyen şeyler olmuştu. Özverili çalışmalarının neticesinde hissedarlarından biri olduğu şirket batmış ve maddi açıdan zor zamanlar geçirmişti. Evleneceğine kesin gözüyle baktığı ve ruh eşi olduğunu düşündüğü adam uzun bir ilişkinin ardından yeni arayışların peşine düşmüş ve onu terk etmişti. İlk acısı çıktıktan sonra yaşananların yaralarının tam anlamıyla iyileşmesi için en iyi ilacın sıcacık yuvası olacağını düşünmüş, ailesinin yanına gelmişti. Odası her daim hazırdı zaten. Sadece eşyalarına yenileri eklenmişti. Zor zamanlardan geçerken bulunduğu yerdeki bu iş ona çok iyi gelecek, dikkatini yaralarından başka bir tarafa çekecek, iyileşme sürecini hızlandıracaktı. İşi aldığına eminken başka projelerde değerlendirilecek bile olsa şimdi reddedilmesi onu fena halde üzmüştü.
Ailesine işten bahsetmemişti, iyi ki… Kesinleştikten sonra güzel bir yemek esnasında müjdeli haberi verecekti. Artık onları üzüntüleri ile üzmek istemiyordu. Moralsizliğini belli etmemeliydi. Yanlarına inmeden önce yüzüne soğuk su çarptı. Daha iyiydi şimdi. Aşağıdan babasının sesi geliyordu, dışarıdan aldığı havadisleri annesine anlatmaktaydı. Annesi de kâh dinliyor, kâh babasına söyleniyordu. Seneler bazı şeyleri hiç değştirmiyordu. Dudağının kenarından kendisinin bile fark etmediği belli belirsiz bir tebessüm geçti. Merdivenlerden inip doğru mutfağa, yanlarına geçti. “Kızım! Uyandın mı?” Diye sordu babası. “Bu saatte ne uykusuymuş böyle!” dedi annesi de her zamanki şüpheciliği ile. “Bak anne bir tatlı yapmış. En iyi pastanede yiyemezsin bunlardan.” diyerek ona bir dilim browni uzattı. Gerçekten de harika görüntüsünün yanı sıra insanın aklını başından alacak kadar güzel, buram buram çikolata ve vanilya kokuyordu. Bu tatlı, yanında sütlü kahve olmadan zebil olurdu. Hemen hepsine birer kahve yaparak bahçede yemeyi teklif etti tatlılarını. Bu güzel sonbahar gününü değerlendirmek farzdı. Hep beraber bahçeye çıktılar. Babası havadislere kaldığı yerden devam ediyordu. Ama dinlemiyordu. Şu an umrunda olan tek şey tabağındaki koca bir dilim browni ve tadını şaha kaldıracak olan kahvesiydi. Kocaman bir parçayı ağzına doğru götürüyordu ki hazzı ertelemeye karar verdi. Burnuna yaklaştırdı ve doya doya kokladıktan sonra nihayet büyük buluşma gerçekleşti. Browni ilk önce dilini ele geçirdi, sonra beynini, hızla tüm vücuduna yayılıyordu. Şu an kahveyle ıslatılmış kocaman bir browniydi. Arkasına yaslandı, gözlerini kapadı her bir notanın ayrımına varmak istiyordu. Karmaşık tatlar yoktu da trans halı kısa sürdü neyse ki. Babasının sesi tekrar kelimelere dönüştü. “Sonbahar-kış olmasa şu ağaç hiç verir mi meyvesini? Zamanını bekler herşey ve olması için de ne gerekiyorsa o olur.” Sanki onun için etmişti bu sözleri babası. Tam da duymaya en çok ihtiyacı olan şeyi, en ihtiyaç duyduğu anda söylemişti. Tanrı bu sefer de babasında dile gelmişti. O buna inanıyordu. Tanrının insanları aracı kılıp kendisiyle konuştuğuna. Yaşanılanların bir sebebi vardı, istemesek bile oluyordu, acıta acıta, üze üze oluyordu ya da olmuyordu. Üstünden zaman geçip de resmin içindeki yeri daha da belirginleşince hikmetini anlıyorduk. Her kelime kendinden öncekinin sebebi olduğu gibi, olacak olan da kendi sebeplerini yaşatıyordu. Hem bizim tek gerçeğimiz yaşadıklarımızdı ve onu sevip kabul etmekten başka bir çaremiz var mıydı ki? Her şey geçip gidiyor, silik bir hatıra olarak kalıyordu ve üzerinden yıllar akıp geçtikçe “iyi ki” diyorduk. İyi ki öyle olmuş ya da iyi ki olmamış. Kimi insanlar da geçmişi içinden bir türlü söküp atamıyordu mesela. Sanki bir garantisi varmış gibi. Olmayan şeyler olsa sanki çok iyi olacakmış gibi. Bilinmez ki oysa, tam bir belirsizlik. Ardı arkası bir musibet de olabilir. İnsan yaş aldıkça yaşadıklarını sindirmeyi de öğreniyor. Tek gerçek var yaşanılan, diğerleri ise gerçekleşmemiş sonsuz sayıda olasılık. Sevip kabullenmemiz gereken de kendi gerçekliğimiz. Bunları düşünüyordu kahvesini yudumlarken. Ilık sonbahar rüzgârı tatlı tatlı yüzünü okşarken şefkatli bir anne eli gibi, o an orada var olmanın, yaradılışın küçücük bir zerresi olmanın derin hazzını hissetti.