
Filmin neredeyse ortasına gelmişti. Hiç izlememişçesine büyük bir dikkatle izlemişti; ancak filmin 55. dakikasindaki bu sahne… “Ben bu filmi izledim galiba.” diye düşünmesine sebep olmuştu. Devamında ne olduğunu da hatırlamıyordu. Ama o sahne, şimşek çakması gibi kafasında. Zifiri karanlık bir odayı, aniden çakan bir şimşeğin aydınlatması gibi saniyeden bile daha kısa bir süre için. Herşey gözle görülür oluyor bir anlığına. Sonrası yine zifiri karanlık, el yordamıyla yol bulmaca. Tam olarak onun kafasında olan da buydu işte. O sahnede olan neydi ki koskoca bir filmden sadece aklında o kalmıştı. Eski bir yapının önündeki bahçede bir adam ve bir kadın yürüyorlardı; o kadar. Filmi sonuna kadar izledi ve o sahneden başka hatırlayabildiği tek birşey dahi yoktu. Bu, dehşete kapılmasına neden oldu. Hafıza denen şey ne kadar da ilginçti. Film izlersin hatırlamazsın, kitap okursun hatırlamazsın, bir yerlere gidersin hatırlamazsın. Ya insan tüm geçmişini unutursa… Ne anlamı kalır o zaman, ya da insandan geriye ne kalır ki?..
O filmin kısacık bir sahnesini hatırlaması, aklına geçmişte yaşadığı dejavuları getirdi. Daha adının bile ne olduğunu bilmezken, yaşı 1 ile başlayan çift haneli sayılarda dolaşırken. Bir an gelir ve “Ben bu anı daha önce yaşamıştım.” dersin. Filmi izlerken olduğu gibi. Tabi ya!!! Filmi izlerken olduğu gibi. ” Ya ben bu hayatı daha önce yaşadıysam! Ve aklımda kalan sadece kısacık birkaç andan ibaretse???” Aslında dejavuyu hayatının erken dönemlerinde hemen herkesin yaşadığını, bunun son derece normal olduğunu, beynin iki yarısı arasındaki algı zamanlamasından kaynaklandığını biliyordu. Ama hayır; buna inanmak istemiyordu. İçinden bir ses ona bu hayatı daha önce defalarca kez yaşadığını söylüyordu. Ve o hatırlamıyordu. Nasıl ki şu an sönmüş olan yıldızları dünya üzerinde görebiliyorsak… Işığı hâlâ ilerlemeye devam ediyorsa kaynağından uzakta. Bu evrende bizim başımıza gelen de ona benzer birşey olabilirdi. Platon’ un idealar dünyası gibi biraz da…Bir merkez var, asıl olan var, kaynak; yıldız örneğinde olduğu gibi, ışık kaynağı. Eğer şu hayat denen şey de bir an kadar kısaysa, tüm var oluş bir an kadar kısaysa, neden biz de evrende seyahat eden ışık gibi olmayalım ki? Bir anlık hayatımızı, bir anlık var oluşu ışığın hareketi gibi, evrendeki yolculuğumuz boyunca tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar yaşıyorsak. Şu an bunu kafasında tam olarak oturtamıyordu. Sonsuzluk içinde bu yolculuk ne zaman son bulacaktı? Mevcut yolculuk sona erince ne olacaktı? Hiçbir fikri yoktu.
Reenkarnasyona inananlar da vardı. Birçok hikaye duymuştu bununla ilgili. Bir aile değil, bir sülale değil, tüm halkının reenkarnasyona inandığı köyler, kasabalar vardı. Gerekçesi nedir bilmiyordu. Kendinden yıllar önce yaşayan bir adamın ya da bir kadının hayatından kesitleri, sanki oradaymış gibi ya da yaşamış gibi anlatanlar ve de bu anlatılanları doğrulayanlar. Bu ve benzeri olaylara şahit olanlar çoğaldıkça inananların sayısı da artıyordu. Onun böyle deneyimleri yoktu, olduğunu iddia edenlerle de hiç ilgilenmemişti; ama neden olmasındı ki? Tek bir ruhla onlarca bedene sahip olsa da, şu içinde bulunduğu 147. bedeni olsa da ne fark ederdi? Tüm hayatlar ardışıktı ne de olsa ve bakınca hepsi beraber bir an uzunluğunda değil miydi?
O filmi izlediğinden beri kafasında bu düşünceler vardı, günlerdir. Şimdi de güzel bir yaz akşamında uyku tutmamış, herkes uykuya daldıktan sonra elinde bir fincan kahveyle evinin bahçesinde oturmuş yıldızlı gökyüzünü seyrediyordu. O da yıldızlar gibi belki bir ışıktan ibaretti, kaynağından uzakta korku ve ümit arasında salınıp duruyordu. Bilinmezlikten duyduğu büyük bir korku ve zamanı geldiğinde tüm taşların yerine oturacağı ümidi arasında.