Enfes sulu etinin son kalan lokmasını önce o çok sevdiği demi glas sosuna batırdı ve ardından da etin yanına en çok yakıştırdığı garnitür olan ipek gibi patates püresini eti ile sıyırarak ağzına götürdü. Tadına vara vara uzun süre çiğnedi etini. Bu lezzeti bir yudum şarapla taçlandırmak elzemdi. Kadehi zarifçe kavradı, bir kez daha kokladı tadına daha çok varabilmek için. Şimdi şarabın boğazından geçişi görülebiliyordu. Kadehi yerine bırakırken elleri titriyordu sanki. “Tak!!!” diye gürültü ile tabağın içine düştü başı. Elleri kolları aşağı doğru sarkıyordu tıpkı bir ölü gibi…
…Zemheri artık müdavimi olduğu kafede her zamanki yerinde oturmuş gözlüklerinin ardından kafedekileri izliyordu. Seviyordu burasını. Herşeyden önce hemen evinin altındaydı, kendi bildik tanıdık mahallesinde. Birkaç insan yüzü görmesi, derin yalnızlığından sıyrılabilmesi için asansör ile dört kat inmesi yeterliydi. Ama hiçbir zaman yalnız inmezdi. Elinde daima bir cinayet romanı, ki genelde Agatha Christie idi, not almak için de defteri ve kalemi olurdu. Adını alma sebebi olan kara kışın en kara olduğu gününde doğduğu için bu adı almıştı ama dışarıdan bakanlar için her dem bahardı hayatı. Hiç calışmamıştı Zemheri, hayatı boyunca bir defa bile. Bütün sülalesine yetecek kadar kira gelirleri vardı ve ailenin son üyesi olan annesi de vefat edince o kadar para ile ne yapılacağını bile bilmez bir halde kalakalmıştı.
Saplantı derecesinde kafayı cinayet romanı yazmaya takmıştı. Yalnız şöyle bir sorunu vardı ki hayal gücü çok sığ ve renksizdi. Bulabildiği tüm cinayet romanlarını okurdu. Hele ki Agatha Christie’ ninkileri tekrar ve tekrar. Ezberlemişti artık. Bir roman bile yazmıştı hatta; ama o kadar çok esinlenmişti ki yazarken okuyanlar onu Agatha Christie’ nin gün yüzüne çıkmamış, sonradan notlarından derlenmiş bir romanı sanabilirlerdi. Daha özgün olmalıydı ve bu kafe bunun için paha biçilmez bir yerdi. Kendisi gibi müdavimleri ile birlikte çokça yüz ile haşır neşir olurdu burada. Şöyle geçerken uğrayanlar değil de haftada bir kere mutlaka gelenler özellikle ilgilendikleri idi. Onları dikkat çekmeden izler ve kendince bir profil çıkarmaya çalışırdı. Evinde, çalışma odasında odanın bir duvarını sadece bu işe tahsis etmişti. Her birinin fotoğrafının yanında en belirgin özelliklerinin yazılı olduğu notlar olurdu. İşte bu kafenin daimi müşterileri, onun ileride yazacağı romanının kahramanları olacaktı. Henüz kimin katil kimin kurban olacağına karar vermemişti. Acelesi de yoktu. Hazırlık aşaması oldukça uzun süreceğe benzerdi eğer o gün yaşanmamış olsaydı.
O gün kafenin sahibi Er, her zaman olduğundan daha enerjik ve heyecanlı gözüküyordu. Büyük bir mutluluk yaşamış da onun heyecanını taşıyormuş gibiydi. Büyükannesinin evinin kocaman bahçesinde küçük pembe topları ile nicedir gözüne çarpan o ayrık otu, kendisinin keşfi olabilirdi belki de. Botanik bilimine küçük de olsa bir katkı sağlayabilirdi kim bilir? Başta anneannesi olmak üzere otlardan çok iyi anlayan birkaç kişiye göstermiş ama bilen gören kimse çıkmamıştı. Kitaplar karıştırmış, keşfettiği ota ufacık da olsa benzeyen bir ot daha bulamamıştı. Bahçeden topladıklarını sararmasınlar diye koyduğu suya düşen birkaç küçük topun suya düştüğünde açıldığını fark etmişti. Hemen aynı şeyin yağda da olup olmadığını anlamak için az bir miktar zeytinyağına, bitkiden kopardığı beş – altı tane topçuk attı. Yağa değer değmez açılmışlar, kısa bir süre içinde de tamamen erimişlerdi. Er çok heyecanlandı. Büyük bir merakla ve korkarak tadına baktı yağın. Titreyen dudaklarının arasına küçücük bir yudum aldı ve diline damağına iyice nüfuz etmesini sağlayarak yağın tadında bir değişiklik olup olmadığını anlamaya çalıştı. O küçücük şeyler muhteşem bir aroma katmıştı yağa. Çok mutluydu; çünkü bunu kafesinde servis ettiği yemeklerinde, salatalarında kullanabilirdi.
İşte kafeye geldiğinde yeni bir lezzet keşfetmesinin gözle görünen heyecanı Zemheri’ nin gözünden kaçmamıştı. Bankonun arkasına geçen Er’ e takılmadan edemedi.
-Bugün bir hal var sende. Bu ne neşe???
Elindeki şişeyi göstererek:
-Neşe kaynağım işte bu sihirli iksir. Bahçede bulduğum bir bitkinin muhteşem tadı olduğunu fark ettim ve şimdi de yeni tarifler denemek üzereyim.
Elindeki şişeyi bankonun üzerine bıraktı ve mutfağa geçti. O mutfağa geçer geçmez Zemheri şişeyi eline aldı ve kapağını açıp burnuna doğru götürdü. Dediği kadar vardı; çiçek bahçesi gibi çok zengin, aromatik, bahar gibi kokular geliyordu şişeden. Mutfaktan şişeyi almak için dönen Er, Zemheri’yi elinde yağ şişesi, yüzünde bir şeyin ayrımına varmaya çalışanların o analiz edici dalgın ifadesiyle yakaladı. Er’ in karşısında dikilip onu izlediğini fark etmesiyle yaramazlık yaparken yakalanmış küçük bir çocuğun mahcubiyetiyle şişeyi elinden bıraktı Zemheri ve onun daha ağzını açıp da söz söylemesine fırsat vermeden bitkiyi görmek istediğini söyledi. Hangi bitki bu kadar güzel bir aromaya sahip olabilirdi ki? Büyük bir memnuniyetle bu isteğini yerine getireceğini söyleyen Er, bir koşuda arabasından kendi keşfi olan o bitkiden küçük bir demet alıp getirdi.
Bir şaşkınlık dalgası, belli belirsiz geçti Zemheri’ nin yüzünden. Demetin içinden iki dal ot çekip kendisinde kalmasını istedi ve heyecanını belli etmemeye çalışarak ağır adımlarla masasına döndü. Her zaman aynı saatte evine çıkardı. Bugün de aynısını yapmıştı ancak zaman bir türlü geçmek bilmemişti. Eve adımını atar atmaz koşarak çalışma odasına girdi ve yurt dışından arkadaşına sipariş ettiği resimli botanik kitabını, sayfalarını yırtarcasına karıştırmaya başladı. Hah işte buradaydı, biliyordu: aldanma otu. Güzel tadına sakın aldanma; çünkü bunu hayatınla ödeyebilirsin! Zehirliydi ot ve anlaşılan Er bundan bihaberdi. Yoksa ona, yemeklerinde kullanacağını söylemezdi. Hemen ona söylemeliyim diye geçirdi içinden ve gözü duvardaki panosuna ilişti. Hayır, bu ele geçirilemez bir fırsat olabilirdi kitabı için, büyük bir fırsat.
Ertesi gün kafeye indiğinde Er çoktan kafeye gelmişti bile. Yemek kitaplarının arasına gömülmüş bir halde bankonun arkasında buldu onu.
-Nasil gidiyor yeni yemek denemelerin?
-Harika.Kırmızı ete çok yakıştığını fark ettim. Menüde yer alan tüm spesiyal et ürünlerinin yanında servis ettiğim soslarda kullanmayı düşünüyorum.
Sadece etlerde mi kullanacaksin?
Evet. Şimdilik öyle; çünkü bol bol kullandığım zaman tadını acılaştırıyor. Harika tadını bozmadan kullanmama fırsat veren sadece yanında sosla birlikte servis ettiğim etler. İnan bana lezzeti katlanarak artıyor. Tüm şehrin bizden bahsedeceğine emin olabilirsin.
Ona ne şüphe? dedi Zemheri. Bereketli ve talihli bir gün olmasını dileyerek yerine geçti.
Şimdi çalışma zamanıydı. Not defterini açtı. Dağınık haldeki düşüncelerini not alarak toparlaması gerekiyordu. Sadece et yemeklerinde ve az kullanacağına göre birkaç damlası yeterli olacaktı. Ne yazıyordu? 100 ml.yağa 5-6 adet. Kesinlikle ölümcül değil, lakin düzenli olarak alınırsa er ya da geç kaçınılmaz son tecelli edecektir. Bu kafenin haftada üç gün mutlaka gelen müdavimleri az değildi. Şimdi iş bunların arasından etoburları tesbit etmekteydi. O da evdeki notlarından kolayca halledebilceği bir meseleydi. Daha sonra geriye sabırla zehirlenmelerin ne zaman başlayacağını beklemek kalıyordu.
Haftalar geçmesine rağmen beklenen bir türlü gerçekleşmiyor, müdavimlerden biri bile azalmıyordu. Düşünülecek olursa bu iyiye işaretti; fakat Zemheri çoktandır herkesi yazacağı romanın kahramanı olarak gördüğünden bunu umursamıyordu. O bir yazardı ve iyi de kötü de onun için birbirinden farksızdı.
Nihayet o akşam beklediği haber geldi. Hemen hemen her akşam eşiyle birlikte gelen ellili yaşlarındaki sarışın hanım, bir haftadır gözükmüyordu. Müşterilerine misafirim diyen Er buna kayıtsız kalamamış ve telefonla arayarak iyi olup olmadıklarını öğrenmek istemişti. Rüzgar Hanım ne yazık ki iki gün önce vefat etmişti. Sebebi de aşırı heyecandan kaynaklı kalp kriziydi. Böyle söylemişti doktor. Ama ilginç olan şuydu ki eşinin aşırı heyecanlanmasına neden olacak herhangi bir olay yaşanmamıştı. Bunları anlatırken üzgün görünüyordu Er daha sonra da buna benzerlerini çoğu kez duyacağından habersiz.
Zemheri o gece yatağa uzandığında herşey yolunda gittiği için minnettarlık içindeydi. Zehir tam da anlatıldığı gibi; aşırı heyecandan kaynaklıymışçasına kalp krizine neden oluyordu. Kimsenin zehirden olabileceği aklına bile gelmez, dolayısıyla otopsi de yapılamazdı. Planı tıkır tıkır işliyordu. Lakin nereye kadar böyle devam edecekti? Zehir bitene kadar diye kendi sorusunu yanıtladı Zemheri. Zira Er’ in elinde çok olmadığından neredeyse emindi.
Aylar böylece, dokuz müdavimin daha vefat haberiyle geçti. Zemheri çoktan romanını yazmaya başlamış, sonuna doğru yaklaşmıştı. Biter bitmez bastırmayı düşünüyordu ki az zaman kalmıştı. Kafenin kapanmasına yakın Zemheri bilgisayarında romanını yazmaya dalmışken Er geldi yanına elinde iki kadeh şarapla. Romanından bahsetti Zemheri uzun uzun, en büyük hayalinin gerçekleşmesine ramak kaldığından. Gece boyunca kah Zemheri’ nin kah Er’ in en büyük tutkusundan konuştular. O geceden tamı tamına 47 gün sonra kitabını tamamlayıp yayınevine vermişti Zemheri. Kitabının basılacağı haberini büyük bir mutlulukla söyledi Er’e. Bunu kutlamalarını teklif etti o da. Kafe kapandıktan sonra mükellef bir sofra kuracaktı basılacak olan kitabın şerefine.
Zemheri kafeye indiğinde sofra hazırdı. Tam bir kutlama sofrasıydı. Leylak rengi masa örtüsünün, üzerindeki krem rengi peçetelerle oluşturduğu renk uyumu fevkalade hoşuna gitmişti. Masanın ortasındaki mordan krem rengine farklı tonlarda çiçeklerden hazırlanmış aranjman göz alıcıydı. Er’ in gösterdiği sandalyeye oturdu. Bu akşamki menü şefin seçimiydi. Servisi de Er’ in kendisi yapıcaktı. Hazırladığı yemekleri getirmek için mutfağa gitti. Dostlarına ikram ettiği Bordeaux şaraplarından yıllanmış bir şişe aldı. Şarabın yanına güzel bir peynir tabağı hazırlamıştı. Onları doyurmayacak büyüklükte kendi kuruttuğu etlerden yaptığı pizza da şaraba eşlik edecekti.
Er ilk kadehleri doldurur doldurmaz kadehlerini Zemheri’ nin kitabı şerefine kaldırdılar. Er kadehini masanın üstünde duran ama Zemheri’ nin yeni fark ettiği, günlerdir yana yakıla aradığı; fakat ne zamandan beri kayıp olduğunu bir türlü hatırlayamadığı not defterinin yanına bıraktı. O an başından aşağı kaynar sular döküldüğünü hissetmişti Zemheri. “Biliyorsun değil mi?” Demişti istemsizce. Ne dediğinin farkında olsa söyleyeceği kelimeler onlar olmazdı keza. Evet anlamında başını sallayarak onayladı onu Er. Tuhaf bir şekilde sinirli gözükmüyordu. Gözlerinde onu aşağılayan, tiksinti dolu bir bakış da yoktu. “Neden?” Dedi sadece. “Neden bana bildiğin halde zehirli olduğunu söylemedin.”
“Ahhhh!!!Bilemezsin ki bu kitabı yazmanın benim için ne kadar önemli olduğunu. Yaşamımı anlamlı kılan tek şey günün birinde o kitabı çıkaracağıma olan umudumdu. Hem onlar sadece birer roman kahramanı. Ölmeleri ya da yaşamaları o kadar önemli mi sence?” Dedikten sonra koca bir yudumda şarabını neredeyse içine boşalttı.
Duyduğu son cümle kulaklarında yankılanıyordu Er’in. Adeta uyandığı kâbusun dehşetinden kanı donmuş da kıpırdayamıyordu. Gerçeklerle bağını koparmış bir insan, kanını alev alev tutuşturan tutkusu uğruna neler yapmazdı ki? Karşısında oturan adamın gözünü kırpmadan en kanlı cinayetleri bile işleyebileceğini düşündü.
Zemheri’ nin kadehini doldururken kadehe dökülen şarabın sesi, içine düştüğü felç halini üzerinden sıyırıp attı. “Ana yemeğe geçelim mi?” Diye sordu Zemheri’ye. Sabırsızlıkla beklediğini anlatmak için avuç içlerini hararetle birbirine sürttü Zemheri.
Er ikisi için de aynı tabağı hazırlamıştı. Yalnız birisinde zehirli sostan vardı. Zemheri onu buna mecbur bırakmıştı. Şarabın etkisiyle fazlaca koyduğu zehrin verdiği hafif acı tadı fark etmeyecekti. Zemheri’ nin tabağını tam masaya koyuyordu ki “Hayır” dedi Zemheri. ” Diğerini istiyorum ben.” Yutkundu Er. Bir an kalakaldıktan sonra isteğini yerine getirdi. Başka ne yapabilirdi ki?
Aynı anda yemeğe basladılar. Ağır ağır derin düşünceler içinde yiyordu ikisi de yemeğini. Ne kadar zaman geçmişti bilmiyordu Zemheri. Kafasını gömmüş olduğu tabağından kaldırdığında Er ile göz göze geldi. Aldığı son lokmayı uzun uzun çiğnedi. Kadehindeki son yudumun ağır ağır midesine inişini görebiliyordu adeta. Ve tahmini doğruydu. Er’in başı büyük bir gürültüyle tabağa düşmüştü. Masadan kalktı, hiç dokunmadı ona. Kendi izlerini ortadan kaldırdıktan sonra sessizce evine çıktı.
Ne akşamdı ama diye düşünüyordu aynada kendine bakıp dişlerini fırçalarken. Alkolün etkisindeyken bunu yapması da tuhaftı ama alışkanlık işte. Yatağına uzandı üstünde lacivert beyaz çizgili pijamaları. Tuhaf bir heyecan içinde ki romanının çıkacak olmasının heyecanı olsa gerekti, hızlanan kalp atışlarının sesiyle derin mi derin bir uykuya daldı.
Kapıyı açmıştı Er. Kafe yepyeni bir güne hazırdı. Tabi kendisi de. Sabah kahvesini yudumlarken düşünmeden edemedi. En büyük hayalinin gerçek olması ve bunu görememek. Ne kadar acı dedi. Hem kahvesi hem de Zemheri için.