
“Ben kadere inanırım.” dedi kadın. Şöyle bir baktı ona Atlas. Elini uzattığı, üstünde dumanı tüten sıcak çay bardağına kaydırdı bakışlarını. Bir yudum aldı çayından, sıcağın izin verdiği kadar küçük bir yudum. Düşünüyordu. Belki de zaman kazanmak için eli aniden bardağa uzanmıştı. “Karşılaşmamız da kaderdi.” diyebilirdi. “Beni senin karşına çıkaran kaderdi.” diyerek imalı bir bakış atabilirdi ya da “Kader mi?” derdi gevrek gevrek gülerek “ben böyle şeylere inanmam”. Ama ağzından çıkacak olan değil bir kelime tek bir harfin bile ilişkilerinin KADERİNİ ???? geri dönüşü olmayacak bir şekilde değiştireceğini hissedebiliyordu. Bunu Defne’nin alev alev yanan gözlerinde görebiliyordu. Ne onun beklediği karşılığı verecekti, ne de aklına ilk geleni söyleyecekti. Devam et, dinliyorum anlamında bir bakış attı. En kolayı buydu. Defne’nin ağzından dökülen kelimelerin akışına teslim edecekti kendini; bir nehrin üstünde sakince salınan küçük bir kayık gibi.
Defne… Atlas’la daha yeni tanışmışlardı. Hali, tavrı, duruşu ona yakın gelmişti. Yoksa insanlarla kolay ahbaplık kurabilen birisi değildi. Az ve yerli yerinde konuşuyor oluşu, derin bakışları kendisini anlayacağı hissini oluşturmuştu onda. Zaten yine aynı şeyi yapmıştı işte; devam etmesini söylemişti bakışlarıyla. Aksini yapsaydı eğer, bütün şevki kırılacaktı. Beklediği cevabı almanın sevinciyle devam etti. “Araba çarpmıştı bana birkaç sene evvel. Yok, hayır hayır öyle büyütülecek bir şey değildi. Küçük bir kaza sadece. Aceleyle eve dönmek istiyordum ve tam karşıdan karşıya geçerken ne olduğunu anlamadan birden kendimi yerde buldum. Tuhaf olan ne biliyor musun? Hiçbir şey görmedim ta ki araba bana çarpıp da yere düşene kadar. İnsan koskoca arabayı görmez mi? Görmeyebiliyormuş. O zaman anladım işte gözüne perde inmenin ne demek olduğunu. Olacağı varsa oluyor ve önündeki engel sensen eğer gözlerin görmez, kulakların da duymaz oluyor.”
“Acele ettiğini söyledin ama. Belki kafanın içi de düşüncelerle doluydu ve o kadar kaptırmıştın ki kendini, fark etmedin bile arabanın geldiğini.”
“Kesinlikle haklısın.” dedi Defne. “Tespitin çok yerinde. Acele içinde oluşum gözlerimi kör etmişti. Lakin şuna ne dersin? Bazıları sana sempatik gelirken, kimilerini çok sevimsiz bulursun. Mükemmel çift olabileceğin birisiyle yolların ömür boyu kesişmez. Belki daha da kötüsü sevimsiz bulduklarından o birisi ile mükemmel bir çift olabilirsiniz şans versen eğer. Evren bir olasılıklar evreni… Bin değil, milyon değil, sonsuz olasılık; ancak muazzam olanı şu ki sen, o sonsuz olasılıktan sadece bir tanesini gerçek kılıyorsun. Ve neden öbürü değil? Hissettiklerimiz mesela, duygularımız. Hiç sinirlenmeyeceğim herhangi bir şeye çok öfkelenebiliyorum kimi zaman. Öfkem kendini bir davranışımla somut kılmak istiyor ve onun isteğine boyun eğişim beni kader çarkının dişlileri arasına sokuyor. İsteğine boyun eğmesem aslında, duygularımı kontrol edebilsem her şey çok daha farklı olabilirdi. İrademin zayıflığından, duygularıma yenilişimden bahsetsek bile daha önemli olanı o duyguyu hissetmeme sebep olan şey ne?”
“Budistler hislerini kontrol edebilirsen…” diyerek çayından bir yudum aldı Defne ve Atlas’ı süzdü o esnada sıkılıp sıkılmadığını anlamaya çalışarak. Sıkılmışa benzemiyordu. Konuşması boyunca hiç esnememişti ki bu da iyiye işaretti ve devam etti: “Kader çarkından çıkabileceğini söylüyorlar. Yaşadıkların karşısında hissettiklerin birer etki aslında. Bir taş gibi düşün. Sen o taşın karşısında bir duvar olmayı da tercih edebilirsin, göl olmayı da. Duvar olursan taşı geri fırlatmış olursun ki bu sana tekrar geri atılacağı anlamına gelir. Daha da kötüsü ne şekilde atılacağını bilemezsin. Eğer göl olup da taşı sinene alırsan aynı taş sana bir kez daha atılamaz. Budist öğretiye zihnini kullanma kılavuzu diyorum ben. Zihnini ne kadar eğitirsen kaderine o kadar hakim olur, ne onun oyuncağı haline gelir ne de ona karşı geleceğim diye kendini telef edersin. Bilge insanlar ve diğerleri arasındaki fark da burada bence. Tabi şunu da hesaba katmamız gerek ki bilmen hiç bir zaman ustaca uyguladığın anlamına gelmez.”
“Seninki körü körüne kadercilik değil.” diyen Atlas artık lafa girmenin zamanının geldiğini düşünmüştü. Kayık kıyıya yanaşmıştı ve artık eyleme geçme vaktiydi. “Hayat üzerine derin tefekkürlere dalan bir insan değilim ben. Hep daha somut ve gerçekçi şeyler üzerine düşünürüm. Dünyevi isteklerimi nasıl gerçekleştirebileceğim üstüne. Söylediklerin beynimde asılı şu anda. Onları ölçüp biçip nereye koyacağıma karar vermem gerekiyor. Fikrimi sana ilerleyen günlerde söyleyeceğimden emin olabilirsin.” diyerek dostça Defne’nin masanın üzerinde duran eline vurdu ardı ardına iki kez. Bu küçük dokunuş, güzel bir dostluğun sembolü gibiydi sanki. En azından Defne için öyleydi.