Suyun sesini dinleyerek başını çimenlerle örtülü toprağa bıraktı. Hani bilirsiniz ya akan suyun sesini… Uğuldayan bir ses, kendinden başka her şeyin sesini bastıran bir ses. Sesin içinde sürüklendiğini hissetti. Ses, suya dönüşmüştü sanki ya da o suya dönüşmüştü de gürül gürül akıyordu. Akmak demek ki böyle bir şeydi. Taşların üstünden kayarak geçtiğini duyumsuyordu. Çok büyük kayalar da vardı. Yanından geçip gidiyordu onların. Karşısına hangi engel çıkarsa çıksın, geçip gidiyordu öylesine. Birbirlerine karışmadan kalıyorlardı. Ona dahilmiş gibi görünen her ne varsa, ona dahil olmuyordu aslında. Daima asıllarını ve sınırlarını koruyorlardı. Gelen şey onda bir boşluk oluşturmuyor, canını acıtamıyor, bütünlüğünü bozamıyordu. Dünya gözüyle görünen hiçbir şey, buna muktedir değildi zaten. Suyun, diğerlerini hissedip hissetmediği bile meçhulken, ona dahilmiş gibi görünen her şey suyun serinliğini, gücünü ve sahip olduğu bitmez tükenmez hayatı hissedebiliyordu. Kimi zaman salına salına, kimi zaman köpürerek, kimi zaman da hızlıca düşerek aktı. Hiç durmuyordu, duramıyordu. Durmak da neydi ki hem? Akıp gitmenin özgürlüğü, lezzetine doyulamayacak kadar güzeldi. Ne kadar bir süre boyunca aktığını bilmeden aktı öyle. Aktıkça yorulmak şöyle dursun, gücü durmaksızın artıyordu. Yenileniyordu aktıkça, tazeleniyordu. Önüne kattığı da oldu zaman kimi şeyleri, direnmek faydasızdı. Onca çığlığın, patırtının, gürültünün sonunda derin bir sessizliğe hızla batarcasına teslim oluyordu direnen ona. Sadece kendini ona koşulsuzca teslim edenin dostu olabilirdi; ama anlamıyorlardı.
Devam etti yoluna, ne kadar akıp gittiğini bilmeden. Akıp gidiyordu, ama aynı zamanda her yerdeydi. Her yerde olan şey nasıl akıp giderdi? Bunu da anlayamıyordu. Hepsi oysa eğer, akan neydi, yer değiştiren neydi? Akış, belki sadece bir histi. Bir bütündü, tüm yatağı dolduran oydu…
Bir yere yoğunlaştırdı dikkatini. Her yerdeyken aslında, her yerin farkında olmaktan vazgeçti. Tek bir yerde yoğunlaştırdı tüm dikkatini. Bir çanağın içine dolar gibi, doldurmuştu ışık huzmeleri bakışlarını çevirdiği yeri. Aynı onun gibi akıyordu sanki; gökten gürül gürül ışık akıyordu. Çanağın içindeki ağaçların her bir dalının, her bir yaprağının üstünden akıyordu hem de. Ağaçların altındaki masada oturan ve o an orada sadece kendilerinin olduğunu sanan o beş adamın saçlarından süzüle süzüle akıyordu. Çanağın içinde olan her ne idiyse, her biri ışığa boğulmuşlardı; ışıkla boğulmuşlardı..
Hayran hayran karşısındaki manzarayı izledi. Farklı bir alemde gibiydiler kendisi ve onlar. Derin bir sohbetin içine düşmüştü adamlar; ama belli ki farklı alemde olduklarından sesini duyamıyordu onların. Yalnızca nurdan silüetlerini seçebiliyordu. Süzüle süzüle ona kadar geldi ışık, dokundu anlamadan. Dokunuşunu hissettiği an, korktu; ya onun da sesini aldıysa, ya onu da bir ışık seli gibi sadece görebilecekler ama duyamayacaklarsa?.. Muazzam bir dehşetti kapıldığı. Önüne bir set çekmişler de, arkasına sıkıştırmaya çalışıyorlardı onu. İmkansızdı oysa, paramparça eder öyle geçerdi. Birikti, birikti, birikti; zaptedilemeyeceği o dehşet anına kadar. Patladı, big bang gibi, kendinden kendine doğru. Sıçradı yerinde, açtı gözlerini. Hatırladığı an ile hatırlamadığı anlar arasında duran suyun sesi karşıladı yine onu.