
Çooook uzaklarda bir yerlerde ancak yolunu kaybeden yolcuların bulabileceği bir kasaba varmış. Yemyeşil tepelerin arasına gizlenmiş yemyeşil bir kase gibi, kutsal kase gibi, tüm meraklı gözlerden ustalıkla saklanmış gizemli mi gizemli bir kasaba imiş burası. Ve öyle olmasının da tuhaf sayılabilecek bir hikayesi varmış…
Aslında burası bildiğimiz tüm kasabalar gibiymiş önceleri. Kendi halinde sakinlerinin gündelik hayat telaşları içinde birbiri ardına günlerin geçtiği her zaman hüzünlerin ve mutlulukların aynı anda yaşandığı bir kasaba… Ama bir gün güneşin doğuşuyla birlikte kasabaya bir adam gelmiş. Alacakaranlığında günün, adamın ayak sesleri ve bir duman kadar gri, upuzun yeleleri ve mahzun bakışları ile adama her daim can yoldaşlığı eden atının, Duman’ ın çektiği arabanın tıngırtısı kasabanın tüm sokaklarında yankılanarak göğe kadar ulaşmış ve yağmur olup yağmış tüm kasabanın üstüne. İşin tuhafı o an uyanık olan hiç kimse yokmuş ve yaşlısından gencine herkes derin mi derin bir uykuda imiş. Herkesin aynı rüyanın içinde olduğu bir uyku ve herkes rüyasında bu yaşlı adamın kasabaya geldiğini görüyormuş. O yüzden kimse yadırgamamış adamın varlığını ve ona yoldaşlık eden Duman’ ın sanki olup biten her şeyin farkında olan o içli bakışlarını. Yaşlı adam, kendisi gibi kasabanın en eski evine yerleşmiş. Ev eskiymiş eski olmasına ama her bir köşesinden hayat fışkırıyormuş evin. Gören duvarların bile canlı olduğu hissine kapılmaktan alamıyormuş kendini. Envai çeşit çiçeklerin kokusu bile büyülü bir yerde oldukları izlenimini verirmiş yaşlı adamın ziyaretçilerine.
Hiç bitmezmiş adamın ziyaretçileri lakin hiç konuşmazmış bu adam, hiç! Bugüne kadar tek bir kelime bile çıktığını duyan olmamış ağzından ve gelen ziyaretçiler adamın sessizliğinde daha evvel yaşamadıkları bir huzuru yaşarlarmış. Derin mi derin lacivert gözleri, bakışlarıyla her şeyi anlatmaya muktedirmiş zaten. Adamın bahçesinde koşuşup oynayan, sevimli çığlıklar, kahkahalar atan çocukların çınlayan seslerini emermiş de sanki tüm çiçekler, o neşeyi, o buram buram hayatı güzel kokular olarak bırakırlarmış atmosfere. Koyu sessizliğin içinde, evin yöresinde bile dolaşanlar bu derin neşeyi teneffüs ederlermiş.
Ve aynı bugünkü gibi bir bayram sabahı yaşlı adam oturmuş bahçenin ortasına. Kocaman bir kase koymuş bağdaş kurduğu bacaklarının arasına. Rengarenk kağıtlara sarılı şeker gibi şeyler varmış kasenin içinde. Onun en yakınında duran küçücük bir çocuğun tutmuş elini sevecenlikle. Kasedekilerden birini seçmesini işaret etmiş ona ve çocuğun göz kapaklarını indirmiş yavaşça. Çocuk, gözleri kapalı, seçtiği renkli ve küçük, şeker görünümlü paketi açmış. Hayal gibi kesik kesik görüntüler geçmiş gözünün önünden ve yüzüne kocaman, kocaman olduğu kadar içten bir gülümseme yayılmış çocuğun. Onunla birlikte aynısını yapan diğer çocukların da. Gördükleri kendi eşsiz hayatlarından güzel mi güzel bir kesitmiş. Bir çocuğun bile yüzü asılmamış gördükleri karşısında. Hepsi aynı derin tebessümü taşıyorlarmış suratlarında… Bu gizemli adam, insanlara mucizelerini hatırlatan bir düş imiş, sessiz bir düş. Ve bu gizemi korumak için bizim alelade kasabamız da ancak yolunu kaybetmiş şaşkın yolcuların varabildiği gizemli bir kasaba olmuş. Sadece hatırlatmak için kayıp yolculara…